Facebook'ta Ana Sayfa

Bertrand Russell

Ünlü Türk bilim ve düşünce adamı Jeoloji profesörü Celal Şengör, entelektüel birikimi nedeniyle kendisi gibi olmak isteyen ve felsefeye başlamak için ne yapması gerektiğini soran genç bir öğrenciye şunları söylemiştir: "Her şeyden evvel okunması gereken eser olarak Bertrand Russell'ın "A History of Western Philosophy" (Batı Felsefesinin Tarihi) kitabını okumanızı tavsiye ediyorum". Ve bunun devamında tavsiye ettiği 10 kitaplık okuma listesinde ise Russell'ın bir kitabı daha bulunmaktadır. (İkinci kitabın adı "Why I am not a Christian?"- [Neden Hristiyan değilim] dir.)
Yani felsefe bilgisiyle ünlü bilim adamı (Şengör), filozof olmak isteyenlere Russell ile başlamayı tavsiye etmiştir. Kimdir Bertrand Russell?
18 Mayıs 1872'de Galler bölgesinin, Monmouthshire şehrinde dünyaya gelen bu kişi, aristokrat bir aileden gelmekteydi. "Earl of Russell" unvanının üçüncü sahibi olma hakkını, Kraliçe Viktoria tarafından iki kez başbakanlık görevi verilmiş büyükbabası Earl Russell'dan almıştı.
Ancak unvanları ile ilgili olmayan ve ailesinden almadığı çok önemli bir özelliği vardır Russell'ın. Tamamen kendi inanç sistemini, ya da daha doğru ifade etmek gerekirse, hiç bir dogmaya ve katı düşünceye saplanmamayı hedef edinen açık fikirli ve hoşgürülü bir düşünce sistemini geliştirmiştir. Hayatının çeşitli dönemlerinde kendini Liberal, sosyalist ve pasifist olarak nitelendirmiş olsa da hiç birine derinden bağlı olmadığını ifade etmiştir. Ona göre felsefi bir akım olan idealizm yanlıştır ve insanları gereksiz savaşlar ve acılara sürüklemektedir. Bu durumda doğru felsefi, bakış açısı, faydacı bir hümanizm olmalıdır.
Russell'ın matematikte, mantık alanına yaptığı katkılar çok önemlidir. Eski Yunan'dan aldığı Epimenides Paradoksu'nun çözümü ile ilgili yaptığı çalışma, Kümeler Teorisi'nde bir yenilik olan "Sınıf" kavramını getirmiştir. Ona göre kendine atıf yapan kümeler ayrı bir sınıftan kümelerdir, ve kendilerini içeremezler. Tarihçi, yazar, sosyal eleştirmen, politik aktivist, matematikçi ve filozof tanımlamalarının tamamını hak edecek eserleri, fikirleri, ve faaliyetleri olmuştur.
1. Dünya savaşına kesin bir şekilde karşı çıkmış, hatta bunun için hapse girmeyi bile göze almıştır. Ancak 2. Dünya savaşında Hitler faşizmine karşı savaş yürütülmesini, iki kötüden daha az kötüsü olduğu için, isteksizce de olsa destekleyecektir. Kapitalizm ve Faşizm'in her ikisinde de ortak olan, "düşüncelerin ve insan haklarının baskıya uğraması" nı asla kabul etmemiştir. Aristokrat ailesine rağmen, geniş kitlelerin acı çekmesi pahasına mutlu bir azınlığın rahat bir yaşantı sürmesini doğru bulmamaktadır. Evlilik ve kadın hakları, hatta diğer sosyal ve sınıfsal haklar konusunda özgürlük ve eşitlikten yanadır. Eşinden ayrıldıktan sonra çiftlerin serbest olduğu açık bir evlilik denemesi yapmış ancak bu evlilik yürümemiştir. Dora Black adındaki bu ilişkisinden Kate ve John adlarında iki çocuğu olacaktır.
John, 1987'de ölümüne kadar babasının ünvanını "IV. Earl of Russell" olarak sürdürmüştür. Daha sonra bu ünvan Russell'ın üçüncü eşi Patricia'dan olan Conrad Russell'a, ondan da torunu Nicholas'a ve onun da ölümünden sonra diğer diğer torunu şimdiki 7. "Earl of Russell" oan Sir Francis Russell'a geçmiştir.
Patricia Russell, eşinin ünlü "Batı Felsefesinin Tarihi" kitabını bitirmesine çok yardımcı olmuştur. Russell bu kitapta ılımlı bir sosyalist olduğunu belirtmekle birlikte Hegel ve Marx'ın metafiziğini saçmalık olarak nitelendirmiştir. Ona göre emperyalizmin komünist devrimle alaşağı edilmesi mümkün değildir. Ona göre, kitlelerin barışçı biçimde, eğitim ve aydınlanma sonucunda sosyal dönüşümlere uğraması, sosyalizme geçmenin tek yoluydu. Sovyetlerde Stalin'i uygulamalarına, Çekoslovakya'da yapılanlara kesin bir şekilde karşı çıkmıştır.
İkinci Dünya savaşı sonrasında bir çok alanda aktif faaliyetler göstermiş, savaş karşıtı, nükleer silahlanma karşıtı çalışmaların içinde yer almıştır. İsrail'in kurulmasını desteklemiş olsa da, 1961 de 6 gün savaşları sonunda İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesini talep eden aydınlar arasındadır. Birleşmiş milletlerin İsrail'i kınamasında da öncülük yapmıştır. Amerika'nın Vietnam savaşından çekilmesi de Russell'ın belki de sonucunu görmediği mücadelelerinden birinin hedefiydi.
1970'deki ölümüne kadar 60'tan fazla kitap, 2000'den fazla makale yazmıştır. 1950 yılında Nobel Edebiyat ödülü, kendisine, İnsanlık idealleri, düşünce özgürlüğü konularındaki çok çeşitli ve önemli yazıları karşılığında verilmiştir. Bu ödülü alırken yaptığı konuşma, hala etkileyici konuşma konusunda ders niteliğinde bir eser olarak kabul edilip, bu yönde kullanılmaktadır. "Hangi tutkular politik olarak önemlidir" başlıklı bu konuşmadan Russell'ın idealizme ve bunun insanlığı yanlış yönlendirmesine ne kadar karşı olduğunu gösteren bir alıntı yapalım:
"Asil duygularla bir araya gelmiş gibi görünen büyük kitleleri gördüğünüzde, yüzeyin altına bakmak ve bu duyguları tetikleyen şeyin ne olduğunu sormak gerekir. Psikolojik bir sorgulama yapmak, bunun altında gizli bir kitlesel nefret ve gücü ele geçirmek için saklı bir tutku olduğunu bize gösterecektir. Dolayısıyla bu durumdaki kitlelerin kurtuluşu ve genelde dünyayı mutlu etmek için gerekli olan şeyin zeka olduğunu söyleyebilirim. Ve sonuçta, bu iyimser bir düşüncedir, zira zeka, insanlarda rahatça bulunan ve bilinen eğitim yöntemleriyle desteklenebilecek bir şeydir."
Bertrand Russell 21. yüzyıldaki kitleleri görseydi, insanlığın zeka yoluyla kurtuluşu konusundaki görüşleri değişir miydi bilinmez ama muhtemelen iyimserliğinde azalma olurdu. Şu anda Dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunlar karşısında onun gibi zeki ve donanımlı insanların varlığına her zamankinden fazla ihtiyaç var, sizce de öyle değil mi?
18.09.2018 geronimo

Kim Milyoner Olmak İster?

Kim istemez ki? öyle değil mi? TV programları arasında bu yarışma programını en başarılılardan biri kılan da, insanın ilgisini ilk anda yakalama özelliği olmalı. Evet, formatı David Briggs, Mike Whitehill and Steven Knight tarafından oluşturulmuş bir yarışma programı olan "Who wants to be a millionaire" (Kim milyoner olmak ister?) 4 Eylül 1998'de ilk defa gösterildikten sonra 2014'e kadar kesintisiz İngiliz televizyonlarında yayınlandı. Yayın haklarının sahibi Celador firması, önce 2006'da Hollanda merkezli "Two way Traffic" firması tarafından satın alındı, bu arada kısaca "Millionaire" olan yarışma Dünyaya "franchise" (tıpkı yayın) hakları vermeye başlamıştı. Bu hakları satın alanlara çok sıkı şartlar ileri sürülmekteydi. Örneğin sahne ve ışık düzeni İngiliz orijinal düzenin aynısı olmak zorundaydı. Cıngıl ve müzikleri de yerel bestelerle değiştirilemezdi. En ilginç kurallardan biri de yarışma programının sunucusu İngiltere gösterimlerindeki sunucunun giydiği gibi Armani takım elbiseler giymek zorundaydı. Bugün Dünyanın 160 ülkesinde çeşitli türevleri yayınlanmaktadır; Örneğin Azerbaycan' yayınlanan versiyonunun adı "Dövlətli Olmaq İstərdinmi?" dir. Tıpkı yayınlarda ise kurallar bir miktar esnetilmiştir.
2014'te yarışma İngiltere'de sonlandırılmış olmasına karşılık 2018'de 10. yıl anısına eski yayınlardan seçme bölümler tekrar yayınlanmıştır. Ülkemizde de uzun süredir yayınlanmakta olan yarışma programında efsanevi sunucu Kenan Işık, bir kaza sonucu ağır yaralanana kadar unutulmaz bölümleri sunmuştur.
Yarışma 4 cevap şıkkı olan sorular sormakta ve yarışmacıdan şıklardan birini seçmesi istenmektedir. Yarışmanın ödülleri 1.soruya 500 TL olmak üzere, müteakip sorulara 1000, 2000, 3000, 5000, 7500,15000, 30000, 60000, 125000, 250000 ve son sorunun da bilinmesi halinde 1000000'a kadar çıkmaktadır. İlk iki sorunun süresi 15 saniyedir. Daha sonra 45 saniyeye çıkan süre, 7. sorudan sonra tamamen kalkmakta, ve bundan sonra, yani son 5 soru için bir süre sınırlaması bulunmamaktadır. Süresinde bilinemeyen soru, yanlış tercih yapılmış olarak kabul edilir.
Bu kuralların yanı sıra yarışmacının ilk 7 soruda geçerli 3 joker hakkı vardır. Bunlar: seyirciye sorma, telefonla yardım ve, 50% joker haklarıdır. 7. soruya doğru cevap veren yarışmacı, daha sonraki sorularda kullanabileceği Çift cevap hakkı jokerini de kazanır. Çeşitli ülkelerde bazı ufak farklılıklar olmasına karşılık tüm yarışmaların formatı bu şekildedir. Şu anda yarışmanın hakları Sony Yayıncılık Televizyon şirketinindir ve halen ülkemizdeki yarışmayı Murat Yıldırım sunmaktadır.
18.09.2018 geronimo

Felsefe

Bilginin kendisinin de araştırılan konulardan biri olduğu, bilgi ile ilgili geniş araştırma alanı olan felsefe, bilgelik arayışıdır, evrenin yapısını ve işleyişini, insanın (akıl ve bedenin) doğasını ve aralarındaki ilişkileri kapsar. Varlığın kendisi de dahil olmak üzere insanların bir konuyu nasıl bildiklerini ve bu bilginin güvenilir ve yararlı bir şekilde nasıl ifade edildiğini ve insanlar arasında, ister düşünce, ister dil, ister matematikle olsun nasıl iletişim kurulduğunu araştırır. Felsefe, bilimin üreticisi ve tamamlayıcısı, bir anlamda onun temelidir. Bilimin kapsamındaki konular hakkında fikirler geliştirir ve düşüncenin kendisinin doğasını inceler. Bilimde, kontrollü deneylerin sonuçlarının tekrarlanan gözlemlerini içeren bilimsel yöntem, mevcut ve oldukça başarılı bir felsefi metodolojidir. Deneysel metodolojilerin genel olarak mevcut olmadığı, insanlarla doğrudan ilişkili olan (ekonomi, psikoloji, sosyoloji vb.) çalışma alanları içinde, ilgili alanlarda rasyonel bir çalışma temeli sağlamak için felsefenin alt disiplinleri bulunmaktadır. Felsefe kelimesinin kökeni Yunanca "Bilgelik sevgisi" anlamına gelen "Philosophia" dan yani "seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum" anlamına gelen "phileo" ve "bilgi, bilgelik" anlamına gelen "sophia" gelmektedir. Büyük ihtimalle (milattan önce 570–495) yılları arasında Pythagoras (Pisagor) bu adı vermiştir. Felsefe yöntemleri arasında, sorgulama, eleştirel tartışma, rasyonel savunma ve sistematik sunum sayılabilir.
Felsefe yapanlar yani filozoflar metafizikten ahlaka kadar pek çok konu hakkında fikir üreterek, varlığımıza dair bazı temel konulara ışık tutarlar. Türk filozof Nermi Uygur'a göre felsefe soruları cevaplamak için değil, soruları sormak için vardır. "Felsefenin Çağrısı" adlı eserinde temel felsefi soruları tarif etmiştir. Filozofun öbür adı “soru sorucu” olmalı der Uygur. (2016: 378) Felsefe dünyasına girmek isteyen bir kişi öncelikle “bir felsefe sorusu nedir?” sorusuyla hesaplaşmalıdır. Uygur, kitabında felsefi soruların özelliklerini irdeler ancak kendi deyimiyle "yeni sorular buyurmaz"
Bu konuda önemli filozoflardan bir derleme yaparsak:
Utilitarian (Faydacı) bir filozof olan Bertrand Russell, şunu demiştir: Bir mesele üzerinde çalışıyor veya herhangi bir felsefe üzerine düşünüyorsanız, kendinize sadece şunu sorun: Olgular nelerdir? Ve bu olguların desteklediği gerçekler nelerdir? Yani demektedir ki, bir konuya dair, hisleriniz, ön yargılarınız, isteklerinizi çıkarınca geriye o konuyla ilgili gerçekler kalacaktır.
İlk "Ansiklopedi" nin yazarı Denis Diderot da benzer bir noktadadır: Felsefeye doğru ilk adım şüphedir. Çağdaşı Descartes de Didero gibi algıladıklarımızdan şüphe ederek başlamak gerektiğini düşünmektedir. Hiç şüphe edemeyeceği tek konu olan düşünmek olduğunu farkeder ve meşhur sözünü söyler: "Cogito ergo sum" (Düşünüyorum öyleyse varım)
Son olarak Büyük düşünürlerin çağını başlatan filozoflardan Platon (Eflatun) dan bir alıntı yapalım: Felsefe, doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır. Evet idealist bir filozof olan ve idealizm akımının kurucusu olan Eflatun'a göre mutlak doğru mecuttur ve filozoflar onu bulmak için düşünürler.
Tabi idealizmin kendi karşıtını oluşturması uzun sürmez. Platon'un ustası Sokrates'in geliştirdiği diyalektik yöntem gereği, materyalizm de felsefedeki yerini alacaktır. 20. yüzyıla geldiğimizde Filozoflar çağı, yerini internet ve bilgi çağına bırakmıştır. Artık felsefe, yapay zekanın gölgesinde, metafizik soruları Matrix, Truman Şov, Agora gibi filmlerde gördüğümüz bir entelektüel eğlencesine dönüşmek üzeredir.
16.09.2018 geronimo

Ömer Muhtar

Bugün (16.Eylül), vatanı ve inancı uğruna canını vermiş bir insanın ölüm yıl dönümüdür. Namı diğer çöl arslanı, Ömer Muhtar, Libya’da 1913 yılından itibaren süren İtalyan işgaline ve daha sonra 1929 yılında Mussolini’nin Afrika’dan müslümanların temizlenmesi harekatına karşı ayaklanarak, yıllarca mücadele sürdüren bir halk kahramanıdır.
1862 yılında Libya’nın, Dafne bölgesi Batnan kasabasında dünyaya gelmiştir. Babası 1878 yılında hicaz yolunda vefat ettikten sonra Mısır sınırına yakınında Tobruk’taki Canzur Medresesi’nde Kur'an dersleri almıştır. Halkını dini eğitimle aydınlatmaktır amacı. İtalyan işgali başladığında asıl mesleği olan öğretmenliği bırakır, eline silahı alır ve halkını örgütleyerek gerilla savaşı uygular.
İlk mücadele, Mustafa Kemal’in de istihbarat subayı olarak müdahil olduğu, Trablusgarp harbinde başlamıştır. İtalyanların Türkleri kayıtsız şartsız teslime zorladıkları ve bunu reddeden Türk ve Arap halkın direniş göstererek çöl bölgesine ve dağlara çekildikleri dönemdir bu. Daha sonra çekliecek olan Holywood filminde bunlardan pek bahsedilmez. Ancak Libya’nın teslim olmadığını sonunda da 2. Dünya savaşında müttefik orduları tarafından Faşist ve Nazi ordularından temizlendiğini bilmekte fayda var.
1. Dünya savaşında başlayan direniş, Mussolini’nin Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırma hayallerinin önünde engeldir. Nitekim 1929’da Libya’ya vali olarak atanan general Rodolfo Graziani orada çetin bir cevizle karşılaşır. Kur’an öğretmenliği kadar, çöl savaşı stratejisinde de yetenekli olan Ömer Muhtar 23 yıl boyunca, Libya dağlarında ve çöllerinde İtalyanların tam donanımlı ordularına karşı savaşır. Koskoca İtalyan ordusu, mecburiyetten gerilla olan bir öğretmen karşısında çok güç durumlara düşer, kayıplar verir.
Yakalandığında, İtalyanların işbirliği karşılığında hayatının bağışlanması teklifini, “Ya istiklal ya şehadet” diyerek reddeden ve haksız bir yargılama sonucunda halkın gözleri önünde idam edilirken “Celladımdan daha uzun yaşayacağım” diyerek belki de bu günleri kasteden büyük insan 16.Eylül 1931'de asılarak idam edildiğinde 73 yaşındaydı. Ancak İtalyanların umduğu şey olmadı; Libya'daki Sennusi direnişi onun ölümüyle bitmek şöyle dursun, artarak devam etti. Mustafa Akkad’ın yönetmenliğini yaptığı “Lion of the Desert” (Çöl Arslanı) filminde onu, kendisine şaşırtıcı bir şekilde benzeyen Anthony Quinn, düşmanı “Regio Esercito” yani İtalyan Kraliyet Ordusunun komutanı General Grazziani’yi ise Oliver Reed canlandırmıştır.
Libya’nın bugünkü durumuna bakılırsa, Ömer Muhtar’ın torunlarının pek te bu büyük insana yakışır bir durumda olmadığını söyleyebiliriz, ne yazık ki.
16.09.2018 geronimo

Epimenides Paradoksu

Okulda felsefe dersleri olduğu zamanlarda okuyanlar hatırlayacaktır: Bütün Giritliler her zaman yalan söyler diyen bir Giritli filozof vardı. İşte o filozofun adı Epimenides'tir. Bu paradoksu boşuna dile getirmemiştir. Yunanlıların Zeus'un ölümsüzlüğüne inanmalarını kara mizah yoluyla eleştirmektir niyeti. Aslında tam olarak söylediği şudur:

Size bir mezar dikmeye bile kalktılar, yüce ve kutsal Zeus
Boş beyinli uğursuz yaratıklar, Giritliler, her daim yalan konuşurlar
sen asla ölemezsin, sonsuza kadar varsın,
bizler varlığımızı, hayat ve hareketimizi senin varlığına borçluyuz.

Tabi belki de bunu dinleyen Yunanlılar, Giritlilerin içinden kendi tanrılarını öven, dini inançlarına saygılı biri çıktı diye safça ona inanmış olabilir. Bu Yunanlıların buradaki ince mesajı almadıkları anlamına gelir. Bu da çok normaldir. Zira bunu söyleyen kişi, ölülerini doğru dürüst gömmeyi bilmeyen Atinalıları hastalıktan kurtaran ve bu katkısından dolayı çok saygı gören Epimenides'tir. Atinalılar ona peygamber gözüyle bakıyorlardı. Onun eski Yunan uygarlığına katkısı ve Giritlilerin eski Yunanlılardan farklı oldukları (örneğin Zeus öldü diye mezar yapmaları) bu gizli paradoks içeren şiirle tarihe geçmiştir. Epimenides'in tarihe geçen bir farkı daha vardır. Eski Yunanlı gezgin Pausanias, Epimenides öldüğünde vücudunun dövmelerle kaplı olduğunu yazmıştır. Eski Yunanda vücuda dövme yaptırma kölelere uygulanan bir işlemdi ve dövmeli biri ya köle ya da barbar dedikleri kavimlerden örneğin Orta Asya'nın şaman kültüründen biri olmalıydı. (Pausanias'ın şahsi fikri bu yöndeydi.) Yunanlıların naif tanrı inancının da aslında çok güçlü bir insan olan Zeus'un tanrı olarak olmasa da annesi Rhea tarafından Girit'te dünyaya getirilmesinden sonra ortaya çıktığını düşünürsek, gerçek ortaya çıkmaktadır. Muhtemelen Epimenides, ölülerini gömmeyi bile bilmeyen Atinalılar, Giritli Zeus kardeşimize tapınıyorsa, bırakalım inansın garibanlar deyip, kendisi bildiği şekilde saygısını sunmaya devam etti.

Epimenides'in çağlar ötesine mesajı, 20. yüzyılda Bertrand Russell tarafından alındı. Epimenides paradoksu, 1908 yılında Amerikan Matematik Dergisi'nde Bertrand Russell tarafından "Türler Teorisine Dayalı Matematiksel Mantık" makalesinde açıkça belirtilmiştir:
"Söz konusu türden en eski çelişki Epimenides'e aitir. Girit'ten Epimenides, tüm Giritlerin yalancı olduğunu ve Giritliler tarafından yapılan tüm açıklamaların kesinlikle yalan olduğunu söyledi. Bu bir yalan mıydı?"

Bu makalede, şimdi Russell paradoksu olarak adlandırılan bu paradoksa benzer durumların incelenmesinde örnek olarak Epimenides paradoksu kullanılmaktadır. Russell'dan bu yana da, Epimenides, tekrar tekrar öze-atıf (self reference) konularının başlangıç noktasını oluşturmuştur. Giritli kardeşimizi binlerce yıl sonra iyi anlayan ve bize anlatan Russell'a teşekkür borçluyuz bence.

Çeşitli çevrelerde meşhur paradoksu yüzünden boş ver Girit'i, Girit'ten adam çıkmaz şeklinde mizahi biçimde eleştirilen bu rahmetli kardeşimize mesajımız da, "Sen rahat uyu Epimenides, biz seni anlıyoruz, sen bakma bu hayırsızlara, onlar adamdan ne anlar, Tanrı seninle ve Zeus'ladır" olacaktır.
13.09.2018 geronimo

Aylaklığa Övgü

2015 yılında, Türkiye’de en uzun süredir yayınlanan yarışma programı Kim Milyoner Olmak İster? yarışmasında, “Aylaklığa Övgü” kitabının yazarı soruldu.

Aslında kitabın orijinal adı “In Praise of Idleness and Other Essays” yani “Aylaklığa Övgü ve Diğer Denemeler” idi. Türkçe baskısında nedense “Diğer Denemeler” kısmı kapakta belirtilmemişti. O yüzden bu kitabı ilk okuduğumda diğer denemelerin de “Aylaklığa Övgü” denemesinin devamı zannetmiştim. Orjinalini okuyunca kitapta yer alan diğer denemelerin, benzer konularda olmalarına rağmen, bu yazı kadar önemli olmadığını fark ettim. Aslında oldukça kısa sayılabilecek bir yazıydı ve benim Bertrand Russell ile ilk tanışmam değildi, ancak onun bir filozof olduğunu anlamam bu yazıyla olmuştu.

Kitabın yazarı Bertrand Russell, aristokrat bir aileden gelmesine ve çocukluğunda dindar yetiştirilmesine rağmen, dini inancı olmayan, buna mukabil, matematik ve sosyal konularında eserler vermiş bir matematikçi filozof'tur. Siyasi fikirlerinde ise keskin bir kapitalizm karşıtı olmakla birlikte, faşizm ve komünizmi aynı ölçüde reddeden sosyal demokrasi kavramına yakındır. Matematikçilerse genellikle onu Epimenides Paradoksu ile ilgili çalışmalarından, bu paradoksun çözümü amacıyla yola çıkarak kümeler teorisinde geliştirdiği “sınıf” kavramından tanır.

İşçi sınıfının ezilmesine karşı şiddetin de kullanılması gerektiğini savunan komünist fikirleri reddetmiştir. Ancak sosyal devlet ona göre yumuşak protestolarla barışçı bir dönüşümle ortaya çıkacaktır. Bertrand Russell 1930’larda bunları yazdığında, faşizm ve komünizmin dünyada yeni ortaya çıktığını ve doruk güce erişmediğini düşünürsek, O'nun ne kadar ileri görüşlü olduğunu ve öngörülerindeki isabeti anlayabiliriz.

Kitaba adını veren ve bir anlamda Bertrand Russell dendiğinde ilk akla gelen yazıya dönersek, “Aylaklığa Övgü” denemesinde, kitabın adının düşündürdüğünün aksine, başkalarına faydalı işler yapabilecek insanların aylak aylak oturması savunulmamaktadır. Yazarın derdi, bazılarının fazla mesai yaparak köle gibi çalışmasının, toplumdaki genel ahlak anlayışına göre övülmesinin yanlışlığıdır. Ayrıca büyük para veya toprak sahiplerinin iş yapmadan rant gelirleri ile geçinmeleri, binlerce insanın insani olmayan şartlarda çok düşük bir ücretle uzun saatler çalışması pahasına olduğundan, bu tür aylaklığın da övülebilecek bir tarafı yoktur.

Ayrıca çalışkan insanların yaptıkları işler karşılığında aldıkları parayı dilediği gibi harcaması halinde, onlara karşı da değildir yazar. Yani ihtiyaçtan fazlasını biriktirmezse bir insan,harcamalarıyla başkalarına iş sağlayacak, böylece ekonominin çarkları dönecektir. Bu insanın istediği kadar çalışmasında bir sorun yoktur. Ancak aldıklarını biriktiren insanların, bir de bunu devlete borç olarak vermeleri halinde, savaşı, başkalarının işsizliğini, endüstrinin, insanların eşitliğini yok edecek biçimde gelişmesini tetiklediğini savunur. Bazı insanlar ölümüne çalışıp ya da daha kötüsü zorla çalıştırılıp, diğerlerinin tamamen işsiz kalması nedeniyle ortaya çıkan güvenlik tehlikesi, devletlerin insanlar üzerindeki baskısına gerekçe oluşturacak, üretim fazlası genelde silahlanmaya ve askeri harcamalara gidecektir. Savaşlar bile bu yüzden ortaya çıkmaktadır Russell’a göre. Tabi ki savaşa karşı olduğunu söylemek gereksizdir. 1. Dünya Savaşı sırasında pasifist tutum aldığı için hapse de girmiş olan Russell, 2. Dünya Savaşı sırasında ise iki kötüden daha ehven olduğu için Adolf Hitler’in Nazi Almanyasına karşı savaşı desteklemiştir ancak desteklediği tarafta olmasına karşın, Sovyetler Birliği'nde komünist Stalin’in uygulamalarını da eleştirdiğini bilmekte yarar vardır.

Özetle Russell’a göre, küçük yaşlardan itibaren bize öğretilen “işleyen demir ışıldar” ya da “çalışan kazanır,elması kızarır” gibi ifadeler, gücü elinde tutanların kandırmacasıdır. İşleyen demir ışıldar belki ama, günde kaç saat işlemelidir? Günde dört saat çalışmanın insanca yaşamak için nasıl yeterli olacağını, bu sürenin nasıl hesaplandığını öğrenmek isteyenlere kitabı okumaları önerilir. Yobazlığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı diğer yazıları da okunursa, Nobel Edebiyat Ödülü 1950'de neden Bertrand Russell'a gitmiş, anlaşılabilir.
13.09.2018 geronimo

11 Eylül'ün ışıklarla anılması

Amerika Birleşik Devletlerinde, 2002’den beri, iki ışık hüzmesi, her yıl, belli bir süre için gökyüzüne yükselmekte. Bu ışıkların nedeni 2001 yılının 11 Eylül’ünde New York’un ikiz kulelerine yapılmış bir saldırının, bu binaların yıkılması ve 2983 kişinin ölümüyle sonuçlanmış olmasıydı. El Kaide mensubu 19 teröristin çeşitli uçakları kaçırması ve ses getirecek binalara, ikiz kuleler dışında örneğin Wshington DC’deki Pentagon binasına çarptırarak düşürmeleri, o yıllarda çokça görülen intihar saldırısı kavramını çok üst boyuta taşımıştı. Saldırıların mahiyeti anlaşıldığında, Beyaz Saray ve ABD savunma makamları alarm durumuna geçmiş, o tarihte başkan olan George W. Bush’un da hedef alındığı tahmin edildiğinden kendisi bilinmeyen bir yerde açıklama yapmak üzere korumaya alınmıştır. Tarihe, “Amerikayı değiştiren 102 dakika” olarak geçen bu saldırı, yapıldığı tarihten beri her yıl 11 Eylül tarihinde, çeşitli merkezlerde anılmaktadır. Ancak görsel olarak en çok izlenen anma tabi ki ışık gösterisidir. Her yıl 11 Eylül’ün öncesindeki gece, hava kararmasını müteakip 88 adet projektörün iki kare oluşturacak biçimde dizilmesinden oluşan enstelasyon, gökyüzünü aydınlatmaya başlar. Sabaha kadar süren bu aydınlatma, Brooklyn ve çevre semtlerden görülebilmesi için New York’taki ikiz kulelerin yakınında, katlı bir otoparkın bulunduğu alanda yerleştirilmiş halde başlar. Kare şeklindeki demetler ikiz kulelerin yüksekliklerine eriştikleri yerler, lazer tekniğiyle yoğunlaştırılmış, adeta demetlerin temsil ettikleri binalar, bu şekilde görsel olarak yeniden oluşturulmuştur. Işık Demetleri ilk defa saldırıları takip eden 2002 yılında Mart ile Nisan ayları arasında geçici biçimde yerleştirilip başlatıldı. Aynı yıl 11 Eylül’de anma tarihinde gösterilen ışıklar, o tarihten beri her yıl gösterilmeye devam etmiştir. 2008 yılında anma tarihi yaklaşırken, o yıl ışık gösterisinin son defa gerçekleşeceği ilan edilmiş ancak. 2009’da ve takip eden yıllarda gösterim devam etmiştir. Aslında ilginç olan, bu ışık demetleri fikrinin 2001 öncesine dayannmasıdır. Işıklar, 9/11 saldırılarından çok önce Ezra Orion adında bir mimar tarafından 1997’de önerilen bir projeye uygun yapılmıştır. O zaman sadece gösteri amaçlı düşünülmüş bir proje, çok pahalı olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Yani saldırılar gerçekleştiğinde ışıkla anma sisteminin projesi bir anlamda hazırdı. Bu ışıklar önceden yapılmış olsalardı, zaten 11 Eylül saldırıları hakkında bol miktarda dedikodusu yapılan komplo teorilerini (artış yönünde) çok etkilerdi eminim. Bir de bundan tedirgin olan göçmen kuşlar var. Onların uçuş tarihlerine rastlayan anma sırasında, bu ışıkların görüntüsüne kapılıp tuzağa düşmelerini önlemek için, kuşların normal yollarına devam etmesi için gereken sürede (20 dakika olarak hesaplanmış) gösteri durduruluyor, sonra gösteri devam ediyor. Göçmen kuşlara da duyarlılık sağlandıktan sonra, bu ışıkların şu anda her yıl gösterilmeye devam etmesi kesin gibi. Son olarak saldırıda hayatını kaybeden ABD’li ve başka milletlerden insanlar, ve yakınlarına duyduğumuz üzüntüyü belirtelim. İnsanlar parçası olmadıkları kötülüklerden zarar görmeye devam ettiklerinde Dünyanın iyiye gitmesi mümkün olmayacaktır. Her yıl ABD’de yükselen iki ışık demetinin, barışın savaşla olan savaşına katkıda bulunması dileğiyle…
11.09.2018 geronimo
1

Enteresan bir deli

Enteresan bir deli
İsviçre’nin Fransızca konuşulan Cenevre şehrinde dünyaya gelmiş ünlü düşünür ve yazar Jan Jaques Rousseau’yu, Paul Johnson ”Entelektüeller” kitabında bu şekilde tanımlamıştır: “Enteresan Bir Deli”. Kendine kahraman olarak, Pagan inanışında tanrıların tekelinde olan ateşin bilgisini çalıp, ölümlülerle paylaşan Prometheus’u seçmiş olan bu yazarın hayatı ve fikirleri gel-gitlerle doludur. Önce Cenevre’de Kalvinist (bir protestan mezhebi) olarak vaftiz edilmiş, hayatının bir bölümünde Katolik olduktan sonra tekrar Kalvinistliğe geri dönmüştür. Annesinin doğumdan kısa bir süre sonra enfeksiyondan ölmesi nedeniyle, 9-10 yaşlarına kadar babası ve teyzesiyle Cenevre’de yaşayan Rousseau, İstanbul’da (Galata semtinde) saat tamirciliği yapmış olan babasının anlattığı hikayelerden etkilenmiştir. Ancak daha sonra öğretmenlik ve saat tamirciliği yaparak, Italya ve Fransayı dolaşacak, sonunda fikirlerini ortaya koyan eserlerini vereceği Paris’e ulaşacaktır.
Çocukluktan itibaren yaşadığı çevre ve gezip gördüğü yerlerdeki eşitsizlikler, insanların günlük hayatlarındaki küçük olgulardan etkilenerek, adalet, erdem, ideal ve inançlarından kolayca vazgeçebilmeleri onu çok etkilemiştir. Dinler karşısında oldukça tarafsız bir tavır almıştır. Ona göre ahlak ve erdem gibi insanlık idealleri, dinlerden bağımsız olduğundan, insanlar, yetiştirildikleri dine inanmaya devam edebilirlerdi. Kendisinin bir kaç kez Kalvinist inançla Katoliklik arasında gidip gelmesi, fikirleri ile yaşadıklarının birbirini tutmamasının bir örneğidir. Bunu daha sonraki fikirlerinde de görürüz. İnsanlar arasında sosyal adalete inanırken, büyük toplumlarda monarşinin gerekli olduğuna inanır, sonra da tekrar eşitsizliğin sebebini aristokratların sorumsuzluğuna bağlar. Yani kısaca Rousseau gerçekten ne dediği anlaşılmayan, ya da bir dediği bir dediğini tutmayan bir delidir.
Ancak burada “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Temeli ve Kökenleri”, “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” gibi çağının düşünce yapısının çok ötesinde, insanların konformist inançlarını derinden sarsan büyük tartışmalara yol açan yapıtlara imza atmış bir düşünürden söz ediyoruz. Bir toplumda bireylerin ortak benliği, halkı ve devleti oluşturan bir “Toplum Sözleşmesi” olması gerektiğini ve bu sözleşmeye toplumdaki tüm bireylerin dahil olması gerektiğini savunur. Egemenliği olmayan insanların Halk olamayacağını, Halkın tümü için geçerli yasaların olması gerektiğini, Yasaların olmadığı bir yerde ise devletten söz edilemeyeceğini ileri sürmektedir.
Bu eserleri hayatının önemli yıllarını yaşadığı Paris’te kaleme almış, bunların yanı sıra müziğini ve sözlerini kendi yazdığı ülkemizde de tanınan “Köyün Kahini” operasını bestelemiştir. Bu operayı izleyen Kral, eseri çok beğendiği için kendisine ömür boyu maaş bağlamak istemiş, ancak Rousseau bunu reddetmiştir. Bu davranışı, bir çokları tarafından saygısızlık olarak nitelendirilmiş, hakkındaki delilik yakıştırmasını perçinlemiştir.
Fakat başını en çok derde sokan eseri bunlardan biri değil, “Emile ya da Eğitim Üzerine” adlı romandır. Buradaki kahramanlardan biri Uniterianism inancında olan, yani Hristiyanlıkta teslis inancını reddeden bir rahiptir ve onun ağzından Rousseau “sceptisism” yani şüphecilik olarak nitelendirilecek görüşlerini dile getirmiştir. Hem Protestanlar hem de Katolikler tarafından lanetlenen ve kitaplarını yasaklatmayı başaran yazar, İngiltere’deki dostu David Hume’a sığınmış, bir süre sonra onunla da arası bozulunca Dünyada sığınabileceği tek yer olan Cenevre Kantonuna geri dönmek zorunda kalmıştır. 1778 yılında bir sabah yürüyüşü sırasında ayağı kayıp düşen Rousseau, 66 yaşında kan kaybından ölmüştür.
Bizim tarihimizi ilgilendiren yönü, bir anlamda Fransız İhtilalinin de fikir babalığını yapmış olan bu yazarın, ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra dünyaya gelecek olan Mustafa Kemal’i derinden etkilemiş olmasıdır. Rousseau’nun eserleri, sadece Fransa’da değil Avrupa’nın bir çok yerinde monarşilerin yıkılıp ulus devletlerin kurulmasına yol açan Fransız ihtilalinin temelindeki eşitlik, kardeşlik, özgürlük ideallerinin öncü fikirleriyle doludur. 20. Yüzyılın başlarında onun eserlerini okuyan genç bir subayın bunlardan etkilenmemesi mümkün müdür?
Dünyada zulüm ve adaletsizlik arttığında, günlük, geçici çıkar ve ilişkilerden etkilenmeden bilim, sanat ve adalet kavramlarını ön plana çıkaran “Deli!” ler her millete lazım belki de değil mi?
09.09.2018 geronimo
2

Güzel Türkçemiz

İlkokuldayken Türkçe derslerinin adı buydu: Güzel Türkçemiz. O zaman büyüklerin, dilimizi sevmemiz için başına Güzel ifadesini getirdiklerini, bunun "bak ne güzel ıspanak, hadi yiyelim bakalım yavrucuğum" tarzında bir sevdirme hamlesi olduğunu düşünmüştüm. Sonradan, Türkçemiz hakkında pek te güzel laflar etmeyen insanlar görmeye başladık, yok yetersizmiş te, bilim ve felsefeye uygun değilmiş gibi laflar. Halbuki okudukça dilimizin güzelliklerini, örneğin ses uyumunu, şiirsel anlatıma uygun cümle yapısını, yabancı dillerden çok kolay kelime transfer edebildiği halde yapısında bozulma olmadığını düşünüyordum. Amatör de olsa bu dil hakkında araştırma yaptığımda gördüm ki hakikaten güzeldi dilimiz.
Türkçemiz sondan eklemeli diller grubundan bir dildi. Ural Altay dil grubundaydı. Fazla değişmeden çok geniş bir coğrafyada 5000 yıldır konuşulmaktaydı. Ancak ben burada Türk dilini Hint Avrupa dil grubuna dahil, bir çok batı dili ve hatta Persçe, Hintçe gibi dillerden ayıran iki ilginç özelliğinden söz edeceğim. Önce bugün konuştuğumuz Türkçe’nin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki dil devrimiyle doğal bir dil olmaktan biraz uzaklaştığını (burada uzaklaşma kötü anlamda kullanılmamıştır) ama bunun çok önemli bir sebebi olduğunu belirtmekle başlayalım.
Osmanlı İmparatorluğunda, sarayın ve aydınların halktan çok farklı bir dil kullandığı ve bunların birbirleriyle anlaşamayacak kadar farklı dil kullandıkları düşünülürse, kalburüstü kesimin kullandığı Osmanlıca’nın aslında Türkçe olmadığı sonucuna da varabiliriz. Karagöz ve Hacivat gösterisi izlemiş olanlar varsa, bu gösterinin komik kısımlarının çoğu halk dilini kullanan Karagözle Osmanlıca kullanmaya çalışan Hacivat'ın birbirlerini yanlış anlamalarına dayalıdır. Fakat Cumhuriyet kurulduktan sonra durum değişecektir. Halkın kullandığı Türkçe bir devletin resmi dilini oluşturacaksa, ki Cumhuriyetin kurucuları bunu açıkça bir hedef olarak belirtmişlerdir, dilin standartlaşması ve en azından yönetim terimlerini halkın anlayacağı biçimde içermesi gerekiyordu. Arapça ve Farsça kelimeleri mümkün olduğunca Türkçe terimlerle değiştirmek üzere Türk dil kurumu kuruldu ve Latin Alfabesine geçme kararı da alınarak çok kısa sürede yurt çapında okuma yazma seferberliği ilan edildi, öğrenmesi ve kullanması zor olan arap harfleriyle yüzde onlar mertebesinde olan okuma yazma oranı %80’ler seviyesine çekildi.
Ancak bugün belirteceğim iki özellik Türk dilinin alfabesi ya da öz Türkçe kelimeleri ile ilgili değil. Türk dili batı dillerinden farklı olarak sondan eklemelidir demiştim. Aslında her dilin amacı olan düşünce ve eylemleri iletme görevini yapış şekli, Türk dilinde batı dillerinden temelde farklıdır.
Türkçede eylem belirten kelime sonda gelmesine karşılık son duyduğumuz ses, eylemle ilgili değildir. Son duyduğumuz kelime kişi ile ilgili olup, eylemin sahibini tanımlar. Yani “okula gidiyorum” cümlesi, ki İngilizce de yardımcı kelimeleri de sayarsak “I am going to the school” şeklinde altı kelimeden oluşur ve (genelde “ben okula gidiyorum” şeklinde söylenmez) kimin okula gittiğini son seste anlarız.
İngilizcede bileşik cümlelerde ana cümle, hazırlık bilgisi ve tanımlayıcı diğer bilgileri oluşturan yardımcı kelimeler beklemeden söyenir, geri kalan kelime ve cümleler ana cümleyi tamamlar. Türkçe de ise durum tam tersidir. Ana cümle çoğu zaman son kelime olan fiilin eklerinde verilmiştir. Tüm yan cümleler ve hazırlık ondan önce gelir. Birbirini etkileyen bilgilerin gelişiminden oluşan bir cümle örneği ele alırsak Türkçe’de kavramların kronolojik sırasının oluş sırasına göre olduğunu farkederiz. “Okuldan geldikten sonra üstümü değiştirdim” Bu cümleyi İngilizce söylediğimizde tüm bilgilerin ters kronoloji ile sıralandığını farkederiz. “I changed my clothes after I came from school” bu kronolojik terslik yabancıların Türkçe öğrenmekte, anadili Türkçe olanların da yabancı dil öğrenmekte neden zorlandıklarını açıklamaktadır. Aslında hikaye anlatımında kronolojik olarak sürekli geri gidişler yaşatan İngilizce gibi bir dile göre, dilimiz doğru zaman sıralamasında gelen kelime ve cümlelerle adeta su gibi akmaktadır. Cümlenin başını kaçırmışsanız bile sonunda anlamı yakalarsınız. Yeter ki konuşmak ve anlamak niyetiniz olsun. İşte kronolojik sırada anlatım özelliği, özellikle hikaye, roman ve düz yazıya bile şiirsel bir özellik katmakta, Türkçe anlatılan hikayeyi dinleyen birisi, rahatsız edici biçimde olayları doğru sıralama işini beyninde yapmadan, hikayenin akışına kendini kaptırabilmektedir. Bu Türkçemizin bir güzelliğidir.
Türkçede ilginç bir başka özellik de diğer dillerde olmayan yazılı olarak vurgu belirtebilmektir. Ya da başka türlü ifade edersek, diğer dillerde, ancak vurgu ile belirtilebilen önem farkı, Türkçede, kelimelerin sırası değiştirilerek verilebilmektedir. "Ahmet bugün okulda camı kırdı" cümlesinde kırma eyleminde en önemli unsur camdır. Ama eylemin bugün olduğunu vurgulamak istersek tek yapmamız şey “bugün” kelimesini kırdı fiilinden hemen önceye yerleştirmektir. Yani artık cümle: “Ahmet okulda camı, bugün kırdı” olacaktır. Olayın okulda olduğu önemliyse “Ahmet bugün camı okulda kırdı”diye cümleyi değiştiririz. Bu anlamda Türkçe, aslında diğer dillerin yazılı olarak iletemediği bir bilgiyi iletebilen bir dildir. Bir başka deyişle, Türkçe bir cümle, İngilizce bir cümleyle göre daha fazla bilgi iletmektedir.
Dilimizin kelime sayısı ve diğer özellikleri konusunda, onu yetersiz bulanlar karşısında, kendinizi savunmak zorunda hissederseniz bu iki özelliği bildirin, yeterli. Bırakın onlar Türkçe’ye bahane bulmaya devam etsinler, dilimizin başka dilde olmayan özelliklerini biz kullanmaya devam edelim.
Siz onlara fazla kulak asmayın, Nazım hikmetin şiirlerini orijinalinden okumanın haklı gururunu yaşayalım ki buna eşdeğer İngilizlerin Shakespear'i orijinalinden okuma dışında bir örnek yoktur.
Özetle Güzeldir Türkçemiz.
Ha bu arada çocukken sevmediğim ıspanağı da büyüyünce giderek daha çok sevmeye başladım. O da gerçekten güzelmiş, hele annemin yaptıkları...
07.09.2018 geronimo
3 1

Entelektüeller

Düşünce ve eylem konusunda yıllar boyu yaşadığım ikilemde, düşünce tarafını hep kendime yakın bulmuşumdur. Ancak bazı konularda az da olsa bilgi sahibi insanların sık sık "entel" olarak, biraz da dalga geçer biçimde tarif edilmesi bana tedirginlik yaşatmıştır. Acaba düşünmeye zaman ayırıp eylemden tamamen koparsam, sakalı, piposu, fuları ile sadece görüntüsü modern ama bilgisi bölük pörçük olduğu için konulara derinlemesine hakim olamayan, genellikle farklı görüntüsünü de sadece toplumda statü sağlamak ya da kız tavlamak için kullanan ve gerçekte entelektüel birikimle alakası olmayan tiplerden olmamaya karar verdim. Yarım bilgi sahibi anlamına gelen yarı aydın tanımını bu "entel" arkadaşlar için kullanmak gerekiyordu. Ancak kendi olmak istediğim aydın kişi yani Entelektüel kimdi? Bunu sorgularken aydın kişi ile entelektüel'in de aynı olmadığını fark ettim. Yani mesleki ve akademik bilginin olması bir kimsenin entelektüel olmasına yetmiyordu.
1965 doğumlu, Çerkes asıllı Türk yazar Erol Anar, bu konuda tanım ve açıklamalar getirmiş bir yazısında. Anar, bu yazısında aydın kelimesini Entelektüel kelimesinin karşılığı olarak kabul etmiyor. Aydının daha çok yerel ve sınırlı bir kavram olduğunu düşünüyor. Entelektüeli ise kavramlardan yola çıkarak, sistemi sorgulayan ve olayları yorumlarken boyut katan insan olarak görüyor. Aslında aydın kelimesinin ortamla ilgili bir tanım olduğu çok açık, zira eğitim seviyesinin düşük olduğu taşrada, hekim, avukat gibi meslek sahipleri de aydın olarak kabul edilir ve bu, onların entelektüel olduğunu göstermez. Bu anlamda Anar'a göre entelektüel, toplumun önünde olmalı, eleştirel yaklaşımı, toplumun sosyal sorunlarına, geçici siyasal ve ekonomik şartlardan bağımsız, hukuk, din ve bilim alanlarında evrensel değerleri temsil eden çözümler getirmelidir.
Tarihte entelektüellik kavramını eski Yunan filozofu Sokrates ile başlatabiliriz. Bu filozof, döneminde fikirlerin toplumda bir tür pazar yerinde açıkça tartışılıp kabul edilip, reddedilmesini (bir nevi alınıp, satılmasını) savunan Sofistleri redederek, bu konuda, yani fikirler ve değerler konusunda söz sahibi bir tekel oluşturmak gerektiğini savunmuş, bu şekilde belki de tarihte ilk entelektüel olmuştur. Sokrates'in bu tekelciliği onun hakkında pek hayırlı sonuçlanmasa da (ya da belki de daha hayırlı olmuş olabilir,) entelektüellerin fikirleri kendi aralarında tartışma, fazla toplumla muhatap olmama gibi özellikleri vardır. Bu tür entelektüellere, kendisi ile tartışmaya kalkan bilgisi yetersiz kişilere esprili bir şekilde "Çok cahilsin, keşke ölsen" demiş olan İlber Ortaylı, önek gösterilebilir. Aslında tekelci olmayan ve gerçekte öğrencileri ile sürekli bir iletişim içerisinde kendi tabiriyle Türk entelijansiyasını oluşturmaya çalışan Ortaylı, popüler bir entelektüeldir.
Batıda ise akademik camiadan ayrı olarak entelektüelliğin ele alındığı çalışmaları 19. yüzyıldan itibaren görüyoruz. Bu dönemde okur yazar olma ve bundan bir adım ötesi Fransızca "belleterist" olarak adlandırılan mektup yazan olma özellikleri Entelektüellikle eşdeğerdi. Marx ve takipçileri, Rus devrimci Lenin, İtalyan komunist Gramsci, entelijansiyanın, topluma karmaşık sosyalist fikirleri anlatma ve toplumda düşünsel devrimi gerçekleştirme görevleri olduğundan söz etmişler fakat kendileri eleştirilmeye başlayınca Troçki, Gogol, Tolstoy gibi entelektüelleri hapse atmak, sürgüne göndermek gibi eylemlerden çekinmemişlerdir.
1920 basımı "Bir Entelektüelin Evrimi" adlı kitabında, yazar John Middleton Murry, okur yazar, mektup yazan, entelijansia mensubu bu insanların tarih boyunca dönüşümünü ele almaktadır. Modern kapitalizmin babası sayılan Milton Friedman ise iş adamlarını ve entelektüelleri aynı derecede,ancak zıt yönlerden, kendi savunduğu liberalizme karşı olduklarını iddia etmektedir. Ona göre iş adamları devletten ayrıcalık beklerler, entelektüeller ise genellikle sosyalist fikirleri savundukları için serbest ekonomilere karşıdırlar.
Son olarak belirteceğim, Paul Johson ise, 1988 yılı basımlı “Intellectuals” (Entelektüeller) adlı kitabında, Fransız devriminin düşünsel babalarından Jean-Jacques Rousseau’yu ilk modern entelektüel olarak nitelemiştir. Johnson bu kitabında, Marx, Ibsen, Tolstoy, Hemingway, Bertrand Russell, Brecht, Sarte, Norman Mailer, Noam Chomsky gibi entelektüelleri incelemiş. Batı dünyasının değerler sisteminin nasıl oluştuğunu, kimlerin bu değerler sistemini düşünsel olarak ayakta tuttuğunu merak edenler bu kitapta tarihin önde gelen entelektüelleri hakkında bilgiler bulabilir.
07.09.2018 geronimo
1 1

Selvi Boylum Al Yazmalım

Cengiz Aytmatov'un 1966 yılında yazdığı "Kırmızı Eşarp" adlı romanından sinemaya uyarlanmış, Atıf Yılmaz'ın yönettiği 1978 yapımı, romantik dram türünde bir Türk filmidir. Gelmiş geçmiş en iyi 10 Türk Filmi arasında gösterilmektedir., Fransız şair Aragon'a göre filmin konusu olan "The Girl with the Red Scarf" yani "Kırmızı Eşarp" dünyanın en büyük aşk hikayesidir. 15. Antalya Altın Portakal Film festivalinde, en iyi yönetmen, en iyi ikinci film ve en iyi sinematografi ödülleri almış, yurt dışında da Taşkent Film Festivalinde de en iyi kadın oyuncu ödülü, Asya karakterini oynayan Türkan Şoray'a verilmiştir. Dikkat, aşağıdaki sinopsis, filmi izlemeyenler için spoiler içerebilir!
Film, İstanbullu kamyon şöförü İlyas (Kadir İnanır) baraj inşaatı için kamyonuyla kum taşıması ile başlar. Bir gün yolda sert karakterli annesi ile birlikte yaşayan köylü kızı Asya'yla (Türkan Şoray) karşılaşır ve kadınlarla arası iyi olan İlyas'ın ilgisi kısa sürede karşılıklı aşka dönüşür;İlişki ilerler ve birlikte kaçma sonrasında evlilikle sonuçlanır. Yeni doğan çocukları Samet'le mutlulukları artmasına rağmen, İşyerindeki sorunları, alkol sorunu ve eski kız arkadaşı Dilek (Hülya Tuğlu) ile evlilik dışı ilişkisi sonunda İlyas'ın karakteri giderek zayıflamaktadır. İlyas, bir gün yaralı birine yardım etmek için yolda durup, işe gecikince, çok düşkün olduğu kamyonunu elinden alıp bakım servisine verirler. İlyas, kendisinin kamyonununu kaybettiği için bu duruma düştüğüne inanıp, müdürüyle konuşmaya çalışan Asya'ya çok kızar, ona tokat atar ve terk edip eski kız arkadaşına gider. Kıskançlıklar ve İlyas'ın ihanetine şahit olan Asya da sonunda beklemeyi bırakıp yola düşer. Köyüne ailesine dönemeyeceğine ama nereye olsa gitmeye karar verir. Bu kez karşısına Cemşit (Ahmet Mekin) çıkmıştır. Eşini ve çocuğunu yıllar önce depremde kaybetmiş olan Cemşit, Asya'nın gidecek yeri olmadığını anlar ve ona iyi niyetle kalacak yer teklif eder. Zaman geçtikçe Asya'nın minnet duygusu, Samet'in de Cemşit'i baba olarak görmesi gibi, mantıklı gerekçeleri de olan bir sevgiye dönüşür. İlyas ise Dilek'le olan hayatında da mutlu olamaz. Bu arada sürekli Asya'yı aramakta, ona olan aşkını unutamamaktadır. Kader, alkollü olarak kaza yapan İlyas'ı bulan Cemşit'in, onu yardım için eve getirmesi sonucu, Al yazmalısının karşısına çıkarır. Asya'yı, ilk aşkı ile ona sahip çıkan adam arasında duygusal bocalama yaşarken, gelişen olaylar onu bir karar vermeye zorlar. Asya, bu zor kararı güvenebileceği ve çocuğuna babalık etmekte kendini kanıtlamış Cemşit'ten yana verecektir. İzleyenlerin unutamayacağı şu sözleri söyler: "Sevgi neydi? sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti."
Sonuçta Atıf Yılmaz'ın yönetmenliği, oyuncu ve sinematografi kadrosunun üst düzey performansı ve Aytmatov'un insan ruhunu roman diliyle anlatmaktaki ustalığı, Cahit Berkay'ın ölümsüz müziği ile birleştiğinde, izleyicinin kalbine dokunan bir film ortaya çıkmıştır. Kitaptaki son sözler filmde duyduğumuz son tiraddan ibaret değildir. Atıf Yılmaz, duymadığımız kısmını sinema diliyle anlatmıştır kitaptaki şu sözlerin:
Mutluluk bu muydu? Mutluluk neydi? ben bilmezdim.
O vardı bir zamanlar, Onu sevmiştim Sevgi o muydu? Sevgi neydi?
Coşkun akan dere, Sonbahar rüzgarıyla ürperen yapraklar,
Cama vurup dağılan yağmur damlaları, Bir yürek çarpıntısı
Sonunda coşkun dere durulur, Yapraklar kurur dökülür,
Yağmur diner güneş çıkardı, Sevgi neydi?
Sevgi, sahip çıkan dost, sıcak insan eli, insan emeğiydi,
Sevgi iyilikti, Sevgi emekti,


07.09.2018 geronimo
1

İsmet Badem

İsmet Badem 1943 yılında Sakarya'da doğdu. İsmet Badem basketbola Samsunspor'da başladı ve oynadığı basketbolla daha sonra Beşiktaş ve Fenerbahçe'de de oynamıştır. İsmet Badem basketbola asıl hizmetini 1993 yılından itibaren vermeye başlamıştır. Bizim neslimize basketbolu sevdiren, başından şapkası eksilmeyen, her konuşmasında sevgi dolu mesajlar veren değerli insan 6 Eylül (bugün) 2018 günü geçirdiği bir trafik kazasında hayata gözlerini yummuştur. Motosikletiyle Çanakkale yakınlarında seyrederken motosikletinin dengesinin kaybolması sonucu düşmüş ve olay yerinde hayatını kaybetmiştir. Kaza hakkında herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Kullandığı motosiklet kolay kolay devrilebilecek bir araç değil.
Vefatı tüm basketbol camiasını ve benim yaşımdaki basketbol severleri çok daha ayrı üzmüştür.
Işıklar içinde yat İSMET BADEM seni asla unutmayacağız.
06.09.2018 Ozgur
1

Karakoyun Efsanesi

Karakoyun, çoban ve bey kızının arasında geçen bir halk hikayesidir. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde bir çok versiyonu bulunmakla beraber, orijinal efsane olduğunu düşündüğüm versiyonu anlatmak isterim. Diğerlerinin bir kısmının kaynağı Nazım Hikmet'in yazdığı Kızılırmak Karakoyun senaryosudur. 1946 yılında Muhsin Ertuğrul ilk olarak çekmiştir. 1967 yılında da Yılmaz Güney'in baş rolünü oynadığı, müziklerini Orhan Gencebay'ın yazdığı versiyonu, Ömer Lütfü Akad çekmiştir. Bu filmlerdeki konu biraz daha siyasi ağalık köylülük eksenlerinde gelişmiş olup ilgilenenler bunlara da bakabilir. Ama saf halk hikayesi olanı burada anlatalım biz.
Ağaçları az, toprağı boz, ovası düz, suları öksüz bir köyde beyin güzel kızı ile genç çobanın sevdasıdır hikayemiz. Öksüzdür çobanımız, yörükler büyütmüştür onu, yaşı gelince de sırtına kepenek giydirip obanın koyunlarını dağda otlatmaya gönderilir çoban. Çaldığı kavalla koyunlarını güttüğü gibi, bir de beyin kızının kalbini çalmıştır. Kendisi de çeşme başında gördüğü bey kızını sevmektedir ancak durumu ölçer, tartar, töreyi bildiğinden sevgisini açıkça söyleyemez; kız da sevgisini dile getiremez, töreye aykırı böyle bir durumu kendisine ve babasına yakıştıramaz, öte yandan kızın gönlü töre dinlememekte, çobanın kavalına kayıp gitmektedir iyiden iyiye. Çoban kavalıyla sadece sevgisini aktarmaz sürüsüne, onlarla bir nevi konuşur dertleşir. Kız da koyunlar gibi, o büyüleyici seslerin anlamlarını çözmüştür.
Bir akşam sürü yayladayken hırsızların hücumuna uğrar. Çobanın elini kolunu bağlarlar, sürüyü alıp götürmek isterler. Fakat sürü bir türlü yerinden kıpırdamaz. Bütün çabalarına karşı sürüyü yerinden oynatamazlar. Çoban der ki, "Ben kaval çalmadan sürüm bir yere gitmez, çözün ellerimi, sürüyü kaldırayım." Hırsızlar ellerini çözünce çoban kavalını yanık yanık çalmaya başlar. Sürü de kavalı duyunca yürümeye başlar. Ancak aynı anda çoban, bey kızının da bildiği kaval dilinden tehlikeyi haber vermeyi başarmıştır: Bey kızı, iyi bildiği ezgi dilinden "Hırsızlar sürüyü bastı, kendir kolumu kesti, yetiş beyimin kızı, tek ümidim sendedir". haberini duyar duymaz obayı uyandırır. Yörükler, başta bey olmak üzere hep birden sürünün bulunduğu yere yetişince hırsızlar kaçar. Yörük beyi, kızının durumu, kavalın sesinden anlamasını, kızla çoban arasındaki gizli bağa yorar, çağırır çobanı yanına. "Kavalının sesi pek yanık, kızımı da bununla mı kendine bağladın?" diye sorar. Çoban da "ben bu kavalla sürüme her istediğimi yaptırırım ama kızınıza karşı saygıda kusur etmişliğim yoktur" der; çobanın da içten içe kızını sevdiğini anlamıştır bey. Hem töreyi çiğnememek hem de çobana bir fırsat vermek ister. "Madem sürüye her istediğini yaptırabiliyorsun, bunu kanıtlaman gerek. Sürüye üç gün tuz yalattıktan sonra suyun başına götür. Eğer sürüyü su içirmeden dereden geçirebilirsen ben de sana kızımı vereceğim" der.
Çoban sürüsünden emindir. Yalnız karakoyun var pek heyecanlı, üstelik çobana da çok düşkün, sürü bir tek ondan korkuyor. Sürüye hiç su vermeden üç gün tuz yalatırlar. Çoban sürüyü alır dağdan aşağı dereye doğru sürer. Kendi de derenin diğer yakasına geçer kavalını çalmaya başlar. Sürü büyük bir iştahla suya doğru koşuşurken çoban birden çaldığı havayı değiştirir. Bunun üzerine sürü olduğu yerde durur. Fakat Karakoyun durmaz suya doğru yol alır. Acaba susuzluk mu baskın gelecektir? Bu sırada çoban çaldığı havayı daha da yanıklaştırır. Bu, onun can dostundan, sürüyü su içmeden karşıya geçirmesi için yalvarmasıdır. Oba halkı ve yörük beyi heyecanlanmıştır. Karakoyun suyun başında bekler önce; kızmıştır çobana suyu içecektir ama sonra kıyamaz dostuna; kavalın sesi ona susuzluğunu unutturur. Hava hızlanıp yanıklaştıkça Karakoyun başta olmak üzere bütün sürü birer birer çobanın bulunduğu tarafa geçerler; bu sırada tuzdan bağırları yanmış koyunların hiçbiri durup bir yudum su içmemiştir. Bu manzara yörük beyini de duygulandırmıştır. "Kızımı sana verdim gitti, bundan sonra bir yastıkta kocayın" der. Hikaye mutlu bitmiştir, ancak bu sırada Karakoyunun kuzusu susuzluk ve bolca verilen tuzdan dayanamayıp ölmüş, derler hikayeyi anlatanlar. Çobanın sevinci ile üzüntüsü birbirine karışmıştır.
Anadolunun bağrı yanık halkı için hep böyle olmamış mıdır zaten? Her kaval sesinde sevinçle üzüntü böyle içiçedir. En neşeli ezgilerin bile arada bir yerinde, yanık bir ses duyulur; rengi kara olsa da çobanın yüzünü kara çıkarmayan Karakoyunun ölen kuzusuna melediği yerdir orası...

06.09.2018 geronimo
2

Bitkilerle hayvanlar

Bitkiler genellikle hareket edemiyorlar şekilleri farklı, yerleri sabit. Ağaçlar Güneşin, rüzgarın, ve hava koşullarının gerektirdiği şekillere bürünüyorlar. Ağaçların hepsi birbirlerinden farklı şekillerde büyüyor. Aynı türde iki ağaç arasında benzerlikler var tabi ama örneğin hayvanlarda olduğu gibi 4 ayaklıysa beş ayaklı olmama durumu yok, yani ağaçlar ise bulundukları yerin gerektirdiği sayıda dal ve yaprağa sahip olmakta. Bazı bitkilerin ise kısıtlı hareket imkanları var. Örneğin gündöndü bitkisinin çiçeği güneşin gökteki konumuna göre yön değiştiriyor, hatta gün içerisinde güneşin olduğu zaman açılıp, güneş olmadığında boynunu büküyor. Ancak bu hareket kısıtlı ve tehlikelerden kaçıp, besin maddelerinin olduğu yere gitme imkanları yok. Hayvanlar ise hareket edebildikleri için yer değiştirebiliyorlar, onların ise şekilleri sabit. Hayvanların başlarına gelenlerle ilgili acı çekme gibi hisleri var. Bitkilerin de iyi ya da kötü davranışları hissettiği, acı çekebildiklerini iddia edenler mevcut, ancak bilimsel araştırmalar bu konuda fazla anlamlı sonuçlar üretebilmiş değil. Bence bu his bitkilerde yok, neden? Çünkü bitkiler acı çekse de yapacak bir şeyleri yok, o yüzden doğada işe yaramayacak olan ve besinler ve enerji açısından çok maliyetli olan sinir sistemine sahip değiller. Uzun vadede şekillerini değiştiriyorlar, dalları güneşe doğru büyüyor, yaprak sayıları ve büyüklükleri değişebiliyor; tehlikelere karşı odun gibi dayanıklı bir savunma dokusu üretip oldukları yerde kaderlerini bekliyorlar. Hayvanlar ise acı çekince kalkıp gidiyor acının kaynağından uzaklaşıyor, tabi özgürlerse…
05.09.2018 geronimo
2

Hücresel otomatlar ve evrenin yapısı

"Bu insanlara yaşadıkları çağda bol miktarda bulunan astronom, coğrafyacı ve tıp alimlerinden farklı olarak filozof dememizin sebebi, dünyanın, rasyonel terimlerle anlaşılabilir ve izah edilebilir bir tür birlik ve bütünlük içerdiği varsayımlarıdır. Onlara göre görünüşteki farklılıklara rağmen, dünya, özünde uyumlu ve anlaşılabilir bir bütündür." Frederich Nietchze 1890, Mistik Filozoflar hakkındaki yazısı...
Matematikçi von Neuman'ın 1940'larda üzerinde çalıştığı hücresel otomatlar, her çevrimde bir önceki çevrimde hücrelerin sahip olduğu değerleri basit bir kurala göre komşu hücrelere aktardığı soyut makinelerdir. Makine dediğime bakmayın aslında hücresel otomat kağıt üzerinde çizilmiş bir dizi kareden ibarettir. Kareli kağıt sayfası alın ve yukarıdan başlayarak sıra sıra her kareye rakamlar ya da başka semboller yazarken, alt sıranın değerlerini üst sıradaki komşularından bir kurala göre belirlerseniz bir hücresel otomat oluşturmuşsunuz demektir. Bunu gerçek makinelerle yapmaya niyetlenen Von Neumann, düşünsenize, tranzistor bile icat edilmemiş bir dünyada, (o kadar eski ki MS Excel bile yok!) fiziksel olarak gerçekleştiremeyeceğini anlayınca kağıt üzerinde soyut olarak yapmaya karar vermiş. Aslında ona bu fikri daha sonra beraber Oyun Teorisi hakkında kitap yazacakları arkadaşı Oscar Morgenstern'in verdiği söylenir. Sonrasında, ilk geliştirdiği bu tek boyutlu hücresel otomatların ilginç özellikleri olduğu, ve çok basit değerlerle başlayıp çok karmaşık sonuçlar elde edildiğini görünce bu konuda uzun çalışmalar yaptığı biliniyor.
Evrenin yapısına geçmeden önce bir başka John isimli matematikçi John Conway'in aslında iki boyutlu hücresel otomat olan "Yaşam Oyunu" (Game of Life) ndan da söz etmek gerekir. Kısaca GoL denen bu otomatta da bu kez kareli kağıdı satır satır olarak değil bütün olarak kullanıyorsunuz ve komşu hücrelerde olup bitene bağlı olarak her çevrimde tüm alanda yeni bir yapı ortaya çıkıyor. Basit etkileşimlerle karmaşık sonuçlar elde etmenin garanti olduğuna göre, akla "İçinde bulunduğumuz evren de basit etkileşimlerin oluşturduğu fiziksel bir hücresel otomat olabilir mi?" sorusu geliyor. Çok heyecan verici bulgular elde ettiğini söyleyen von Neumann'ın bu konudaki çalışmaları, muhtemelen kriptoanaliz amaçlı kullanıldığı için hala açıklanmayan devlet sırları kategorisinde ve yayınlanamıyor. Yıllar sonra bu konuyla ilgilenen "Matematica" yazılımının da sahibi Stephen Wolfram hücresel otomatlarla ilgileniyor ve bir HO evren teorisini, ünlü teorik fizikçi Richard Feynman'a gösteriyor ancak matematik temelinin olmadığı gerekçesiyle Feynman, Wolfram'ı geri çeviriyor. Burada benim bazı şüphelerim yok değil ancak Wolfram da şu anda gayet başarılı bir iş adamı olmayı seçerek, matematiğini geliştirip bu işin üzerine gitmediği için fazla laf etmek bize düşmez.
Konumuza dönersek, ayrık evren teorisi de denen parçacıkların aslında çok küçük, ama atom boyutlarında değil çok daha küçük boyutlarda bölümlerden yani hücrelerden oluştuğu teorisi ile, von Neumann'ın hücresel otomatları birbirine çok uymakta. Burada hücre boyutları Planck sabiti denen evrende ışık hızı, enerji ve yer çekimi sabitini bir araya getiren çok küçük sayılarda seçilirse, bir çok kavram yerli yerine oturuyor, örneğin ışık hızının neden sabit olduğunu anlıyorsunuz, zaman çevrimini Planck hücresinin boyutlarından çıkartabiliyorsunuz. Basit varlıkların çok karmaşık bir evren haline gelmesi tabi ki ancak ve ancak 10^43 (1 in yanında 43 sıfırlı bir sayı) gibi inanılmaz sayıda hücreyle mümkün olmuş olabilir. Üstelik bu tek bir hücreyle başlayıp ışık hızında üç boyutta çoğalmış derseniz tarif ettiğiniz şey Bigbang teorisi yani büyük patlamadan başka bir şey değildir.
Şeytan diyor uğraş şu konuyla, çöz evrenin sırrını... belki bir süre sonra bakarız buna da kimbilir?
05.09.2018 geronimo
1 1

Sadece bir tane var

İnternet giderek başka bir yaşam formu gibi davranan bazı olguların bulunduğu bir ortam haline gelmiştir. Daha fazla insan sosyal ağlara ve interaktif oyunlar gibi diğer internet etkinliklerine bağımlıdır. Bu bağımlılık arttıkça ağ etkisinden dolayı artış hızı da artmaktadır. Bu üstel artan mekanizmanın, bir ekosistem içinde çoğalma döngüsünün olumlu geri bildirimine benzediğini gözlemliyorum.
İnsanların müdahil olmadığı bazı genetik algoritmalar, bu sosyal olguyu modellemek ve belli amaçlar için kullanmak üzere internette çalışmakta. Bunu nereden anlıyoruz? Hepimiz önceleri rahatsız edici biçimde birbirinin aynı olarak gelen ve bizi önlem almaya sürükleyen pazarlama mesajlarının azaldığını farketmişizdir. Ancak toplam pazarlama mesajları da aslında artmakta. Sadece artık bunların kendi kaynaklarını verimli kullanarak hedefe ulaşma oranını artıran, doğum, gelişim, üreme ve ölümden oluşan kendi yaşam döngüleri vardır. Benim için ilgi çekici olan şey, iletişim teknolojisiyle ve internetin yaygınlığının artmasıyla, bu canlılık benzeri örüntülerin, kendi düşünme ve davranış biçimlerini geliştirip geliştiremeyeceği?
Bu modellerin davranışlarını belirleyen şey, bunların her birinin yazılımlarıdır. Tek tek bu yazılımlar sakin, ılımlı ve sıradan olabilse de bir araya geldiklerinde, bu modeller saldırgan ve istilacı bir görünüm almaktadır. Yani hayatımız giderek artan oranda, insan olmayan, kendi düşünme biçimi olan, kaynaklarını verimli kullanmak üzere ortama uyan, ve gelişip çoğalan bu yeni yaşam formunun istilasına uğramaktadır.
İnsan psikolojisi ve insan ihtiyaçları burada açıklanan olguyu kontrol etmek ve ona karşı bireyi savunmak için yeterli değildir. Sosyoloji bilimi bir dereceye kadar kullanılabilir, ancak yeterince derinlemesine değil, çünkü bu bilimin neredeyse tüm terimleri ve yöntemleri, internet öncesi dediğimiz eski tür insan etkileşimlerinin varsayımlarına dayanmaktadır.
20. yüzyılın televizyon bağımlılığı fenomeninden farklı olarak internet bağımlılığı, insanlara değişik bir tatmin duygusu veriyor ve meraklı zihni ödüllendiriyor. Eğitim seviyesine ve gelişmişliğe bağlı olarak insanlar bir süre sonra televizyondan sıkıldılar. Onda çok sınırlı etkileşim vardı ve, bu yüzden insan zihni için yeterli bir tatmin içermiyordu, ancak internetteki yeni yaşam formu, insanları, psikolojik tatmin paketleri oluşturan sosyal etkileşim ödülüne sahip olmaya devam edebilecekleri bir ormana çekiyor. Peki nasıl mücadele edilecek bu sinsi düşmanla?
İnsanların yeni geliştirmeye başladığı ve giderek uzmanlaştığı veri işleme teknikleriyle bu yaşam formunun üzerine gitmek ise aslında insanın doğası yüzünden, bu yeni tehdidin en tehlikeli kısmıdır.
Makinenin başında olan kişi mücadele etmek istediği olgunun cazip teklifiyle diğer insanlara karşı üstünlük elde edebildiğinde insan kardeşlerinin kaderini unutup, onun gücüne kapılabiliyor. Bu alanda tehlike bir yerde yoğunlaşmakta. Elon Musk’a bir “talk show”da, yapay zekanın tehlikeli biçimde tekelde toplanması ile ilgili firmalara örnek verebilir misiniz? Diye sorduklarında, Elon, bu soruya gözlerini sonsuza çevirip şöyle cevap verdi: “There’s only one”
Sadece bir tane var…
05.09.2018 geronimo
2

Öküzün dramı

Alfabenin ilk harfi Alef ya da Alfa, bir teoriye göre Öküzün sembolüdür. Tarih boyunca çeşitli kaynaklarda resim ve heykellerini, sıklıkla gördüğümüz bu hayvanın tarımın gelişmesi ile birlikte ortaya çıktığını biliyoruz. Ancak nereden gelmiş, hiç merak ettiniz mi?
19. Yüzyılda buhar motorunun icadından önce insanların ağır işlerini görmekte yaygın olarak kullanılan bir kaç hayvandan biridir Öküz. Doğuştan gelen özellikleri fazla değişmeden kullanılan, at, eşek, gibi ağır iş gören hayvanlardan farklı olarak Öküz, İnek türünün iş yapmak üzere özel işlemden geçirilmiş bir erkek bireyidir. Bu hayvanlar buzağılar arasından küçük yaşta seçilip, hormonlarının kaynağı olan testisleri bağlanarak, vücutlarının üremeye yönelik değişime uğramasını engellenir. Bu işleme burma denir, ve sonuçta hayvan doğada çok besin ve özellikle protein gerektiren üreme işleminden tasarruf ettiği kaynaklarla devasa boyutlarda, acı bir güce sahip, ancak gayet itaatkar, uysal bir yaratığa dönüşür. O artık türünün bir örneği olmaktan çıkmış, insanoğlunun bir aracı haline gelmiştir.
Halikarnas balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç) eski çağlarda bu hayvanlara çok önem verildiğini ve saygı gösterildiğini söyler. Örneğin Oğuz Kağan'ın adı öküzden gelmekteymiş. Ağustos ayının kökenin olan Augustus adlı Roma imparatoru da adını öküzden almış ona göre. Ayrıca İngiltere’deki üniversitesinden bildiğimiz Oxford da öküzün geçtiği yer demekmiş. İhsan Oktay Anar, Puslu Kıtalar Atlası kitabında Oxford’un öküz geçidi olduğundan bahseder.
Temel görevi olan tarla sürmekte kullanılan bir öküz, acı çekince hareket etme dürtüsünün, insanlar tarafından kullanılmasını kabullenmek zorunda kalır ve boynuna takılan boyunduruk yüzünden, arkasına hafifçe batan iğnenin verdiği acıdan kurtulmak için tek yapabildiği, boyunduruğuna bağlı sabanı, toprağı sürecek şekilde çekmektir. Durunca, iğne bir süre sonra yeniden batmaya başlar. Öküz sadece tarla sürmekte kullanılmaz, o aynı zamanda ailenin taşıt aracı olan kağnının da motorudur; biraz ağır da olsa bütün yükünü bir yerden bir yere taşımakta öküzün çektiği kağnıyı kullanmıştır köylü. Hayvanın ürettiği ısıdan, gübresinden bile faydalanır insan. Öküzün son görevi, ailenin uzun süre aç kalmamasını sağlayacak biçimde, yiyecek olarak tüketilmek olur. Derileri ve boynuzlarına kadar her şeyi kullanılan bu hayvanlar, uzun yıllar boyunca verdikleri hizmetlerin karşılığında rahat bir emeklilik hayali bile kuramazlar.
Bir söz vardır Anadolu'da, “İnsanda vefa olaydı, kara öküze bıçak olmazdı”
05.09.2018 geronimo
3

Dolar üçlemesi

Şu sıralar ülke ekonomisi hakkında konuşmaların baş konusu olan Doların başka bir alanda konu olarak seçildiği Spagetti Western tarzında üç adet filmden bahsediyorum. Filmlerin yapımcıları bu üçleme için oyuncu Clint Eastwood, yönetmen Sergio Leone ve besteci Ennio Morricone'yi bir araya getirmiş ve bu çok ünlü üçlemeyi "Adı olmayan adam" (Man with No Name) karakteri etrafında oluşturmuş. Clint Eastwood'un canlandırdığı, her üç filmde de yer alan, Kahverengi şapkası, soluk renkli pançosu ve kovboy çizmeleriyle, hemen hemen hiç konuşmayan, ince purolarını elinden düşürmeyen bu karakter o kadar ünlü olmuş ki, İngiliz Empire dergisi onu 2008 yılında gelmiş geçmiş en büyük 33.sinema karakteri ilan etmiş. İtalyanlar tarafından İtalya'da çekildikleri için Spagetti Western deniyor bu filmlere. Yani vahşi batı dekoru sadece Amerika'da yapılabilir diye bir kural yok. (Cem Yılmaz'ın 2009'da Kemerburgaz'da çektiği Yahşi Batı komedisi de Erişte Western olmalı bu mantıkla) .Bu filmlerin yapımcısı Cinecitta şirketinin başarısı Holywood'dakilerin ilgisini çekmiş ve onu satın almışlar. Ayrıca o zamana kadar TV'de oynayan Clint Eastwood, bu filmlerle sinema oyunculuğuna terfi etmiş. Sonrasında da hep sinemada bulunmuş, uzun yıllar oyuncu olarak sonra da yönetmen olarak.
Filmlerin yapım tarihleri, olayların geçtiği sırada değil, hatta en son çekilen bölüm, 1966 yapımı "İyi Kötü Çirkin" (The Good, the Bad and the Ugly), tarihsel dekor olarak Amerikan iç savaşında geçmekte; dolayısıyla "Adı olmayan adam" karakterinin burada yavaş yavaş oluştuğunu ve bu filmin diğer iki filmin öncesini anlattığını anlıyoruz. İlk çekilen 1964 yapımı "Bir Avuç Dolar İçin" (for a Fistful of Dollars) filmi, 1961 yapımı Akiro Kurosawa'nın Yojimbo filminden kopya çektiği iddiasıyla mahkemeye verilmiş ve Japon film yapımcıları mahkemeyi kazanmış. Kopya bile olsa bu filmde Kurosawa'nın filminden kopya olamayacak diğer iki filmin habercisi bir sahne var. Bu filmdeki 1873 tarihli mezar taşı, daha sonra "İyi Kötü ve Çirkin" deki "Melek Gözler" karakterine ait olduğunu anlayacağız. "Melek Gözler" i oynayan Lee van Cleff daha sonra da 1965 yapımı "Bir Kaç Dolar İçin" (For a Few Dollars More) filminde eski konfederasyon subayı Douglas Mortimer'i oynamış, yani bu film de son filmden sonraki bir tarihte geçiyor. Bir anlamda filmlerin tarihsel sırası ile yapım tarihleri ters. Bu da seyrederken "Flashback" hissi yaratıyor çoğu zaman.
Şimdi bana göre bu filmlerin en başarılı yönü ne Clint Eastwood'un usta oyunculuğu, ne sürükleyici senaryosu ne de inanılmaz dekoru. Yakın plan sahnelerin ihtişamı da göz doldurmasına rağmen en büyük başarı payesi bence Müziyen Ennio Morricone'ye gitmeli. Hele bu üçlemenin "İyi Kötü ve Çirkin" bölümünün müziği, sinema tarihinin en iyi film müziği olarak nitelendirilmiş. Bense (Bir Kaç Dolar İçin) filminin müziğini çok daha sıcak ve eğlenceli bulmuşumdur. Bu filmleri seyretmediyseniz , en azından müziklerini bulup izleyin, pişman olmazsınız.
04.09.2018 geronimo
2

Yapay Sinir Ağı nedir?

Yapay sinir ağı denince orasından burasından kablolar fışkıran yarı elektronik, yarı biyolojik bir yapı anlamamak gerekir. Yapay sinir ağı, bir bilgisayar programıdır. Yani güçlü bir bilgisayarda çalışan özel bir bilgisayar programından bahsediyoruz. Bu bilgisayar programı bazı işlemleri yapamayacak şekilde başlayıp, daha sonra yeterli veri yüklendiğinde bu işlemleri yapabilir hale geliyor. Yapay sinir ağı işte bu sistemin adı.
Dünyada mobil cihazların son derece yaygınlaşması, daha akıllı ve yetenekli hale gelmesi ve daha çok kullanılması neticesinde giderek artan veri miktarı, insanları, şirketleri ve devletleri, geleneksel veri işleme yöntemlerinin işleyebileceğinden çok daha fazla veri ile karşı karşıya bırakmıştır. İnsanlığın üretttiği veri, dijital kameraların icadı ve internetin ortaya çıkmasıyla birlikte, 80'lerde ve 90'larda her hızlanmaya başlamış o zaman insanların sakladığı toplam veri yaklaşık olarak her 10 yılda bir iki katına çıkarken, bu artış hızı 2010 yılına varıldığında yılda iki katı seviyesine gelmiştir. 2010 yılında 1 trilyon gigabyte, yani kabaca 1 katrilyon fotoğraf bilgisi iken bu veri 2020'de 40 trilyon Gigabyte'a çıkması beklenmektedir. Buna yeni bir birim verme gerekliliği nedeniyle, şu anda kullandığımız terminoloji de Terrabyte, Petabyte, Exabyte kelimeleri yer alırken, 2020 deki veri miktarı 40 Zettabyte olarak adlandırılacaktır.
Tabi bu verinin tamamını tek bir bilgisayarın işlemesi imkansızdır, bunun önemli bölümlerinin işlenmesinde insanların tek tek çabaları gerekseydi, belki bir günlük verinin işlenmesi bir yıl sürebilirdi. Dolayısıyla Amazon, Google, Netflix gibi firmalar bunları kısmen otomatik sınıflandıran makinelere ihtiyaç duymaktadır. Üstelik bu makinelerin kapasiteleri de sürekli artmak zorunda.
Einstein'ın dediği gibi, problemleri çözmek için onları oluşturan zihniyetten farklı bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Yani büyük veri de denen başa çıkılması zor boyutlarda sürekli akan verinin işlenmesi için yeni ve üstün yöntemler gerekmekte.
İşte yapay sinir ağları, bu veri işleme yöntemlerinden biri. Veri analizinde makineler için gerekli öğrenme işlemlerini gerçekleştirmek için veriyi yüklediğimiz, daha sonra da çeşitli hesaplamalarla bazı sonuçlar elde ettiğimiz bir sistem. Bu öğrenme aşamasından sonra sistem insanların yapabileceğine benzer çetrefil işleri yapabilir hale geliyor. Nedir o işler? mesela el yazısı tanıma, elle yazılmış rakamları ayırd etme, insan fotoğraflarından yüz ve profil tanıma, parmak izi okuma gibi işler. Özel bilim merkezlerinde uzayı tarayarak belli özelliklerde gezegenler bulmaktan tutun da sürücüsüz arabaların trafikteki seyrinin kontrolüne kadar bir çok konu bu sistemlerin konusudur.
İlk aşamada giriş vektörü, iç vektörler ve çıkış vektörü denen her biri bir dizi düğümden oluşan programlama nesneleri oluşturulur, Bu düğümlerinin girişten çıkışa doğru birbirini nasıl etkileyeceğini belirlemek için önce bir vektörün her düğümünü bir sonraki vektörün düğümleri arasında bağlayan kirişlerin yapacağı hesaplamalar programlanır. Başlangıçta rasgele olan bu programın çalışmasında ortaya çıkan çıkış değerleri ile girişe yüklenen giriş değerleri sonucunda çıkışta elde edilmek istenen değerin farkı "maliyet fonksiyonu" olarak tanımlanır. Bir dizi eğitim verisi kullanılıp aradaki krişlerin hesaplama parametreleri değiştirilerek, maliyet fonksiyonu en aza indirilmeye çalışılır. Eğitim Verisi kullanılarak belli bir olgunluğa getirilen maliyet fonksiyonu, yine eldeki Test Verisi ile denenir. Test verisinde istenen sonuçlar yeterince hassas bir aralıkta elde edilmişse yapay sinir ağınız çalışmaya hazırdır. El yazısı, elle yazılmış rakamlar, fotoğraflar yüklenebilir. Yapay sinir ağlarının özel bir kullanımı da e-mail kutunuzda aldığınız mesajların "spam" denen ilgisiz, rahatsız edici, genellikle otomatik gönderilen mesajlar olup olmadığını anlamaktır. Başlangıçta sizin belirlediğiniz spam bilgilerine dayanan sistem, geri planda işleyen yapay sinir ağının bu işi öğrenmesiyle, yavaş yavaş normal mesajlarınızı spam mesajlardan
ayırmayı başaracaktır.
Bilgisayarlarda sıkça gördüğümüz giriş güvenliği aşamasında insan olduğunuzu ispatlamak için Rasgele çizili harf ve rakamları tanımamız beklenen "captcha" işlemi sırasında, sistemin geri planında kullanıcıların tanıdıkları elle yazılı verileri, el yazısı tanıma sistemlerinde kullanılan yapay sinir ağlarına yüklendiğine dair söylentiler mevcuttur. Yani girdiğiniz captcha işlemi sırasında insan olduğunuzu ispatlamanın yanı sıra, bir makineye el yazısı tanımayı da (çok az da olsa) öğretmiş olabilirsiniz. Gelecekte el yazılarımızın dahi bilgisayarlar tarafından okunup anlaşılması hiç te şaşırtıcı olmayacaktır. Daha sonra bu yapay sinir ağlarını da bilgisayarlar geliştirmeye başlarsa, ortaya çıkacak durum pek çok insanın gözünde yapay zeka ile ilgili karanlık senaryoları canlandırmaya yetmektedir.
Her teknolojik gelişmede olduğu gibi yapay zekayı da kullanan sorumlu diyebiliriz ancak ya onu da kullanan insan değilse......?

04.09.2018 geronimo
1 1
Facebook'ta Ana Sayfa
daha iyi hizmet verebilmek için çerez (cookie) kullanıyoruz. detaylı bilgi için tıklayın