Facebook'ta Ana Sayfa

Komünizm

Kapitalizmin düşman kardeşi, ve kapitalizmle birlikte batı medeniyetinin ürettiği iki temel felsefi, sosyal, toplumsal ideolojiden biridir. Fikir babası Karl Marks, tarafından 19. Yüzyılın ikinci yarısında geliştirilmiş, ve bir manifesto ile ilan edilmiştir. Manifesto oldukça kısa bilgiler içerir ve temelde dünya işçilerine kendilerini köleleştiren toplumsal düzene karşı bir ayaklanma çağrısıdır. Komünizmin felsefi, ideolojik ve tarihsel olarak derinlemesine incelenmesi ise Marks’ın Das Kapital adlı kitabında yer alır. Bu kitapta filozof Hegel’in ortaya koyduğu diyalektik materyalizm felsefesi kullanılarak insanlık tarihi incelenmiş ve halkların ekonomik sınıflara ayrılmasının genel örüntüsü yine devletlerin tarihsel olarak yönetim biçimleri çerçevesinde ele alınmıştır. Marks’a göre komünizm, kapitalizmin artık değer üretimini sömürdüğü ve ezdiği işçi sınıfının ayaklanması sonucu kapitalist düzenin yıkılması sonrasında ilk etapta kurulacak olan proleter diktatörlüğün uygulamalarıyla, bir geçiş süreci ile ulaşılacak olan ve devletin de ortadan kalkacağı en son ideal düzendir.
Ancak Marks’ın, sürekli genişlemeye ihtiyaç duyacağı kapitalizmin haksız sömürüsü sonucunda işçi sınıfının giderek daha fazla ezileceği, sonunda eşitsizliğe ve haksızlığa karşı ayaklanarak komunist devrim yapacağı öngörüsü gerçekleşmemiştir. Komunist devrim, yani komünizme ulaşmak için yapılan ayaklanma, beklenmedik bir şekilde kapitalizmin son aşamasında olan bir ülkeden değil, feodal toprak ağalarına dayanan bir emperyal monarşi olan Rusya’da gerçekleşmiştir. Yani kapitalizmin sınırlarına ulaşmayı bırak, bundan çok daha ilkel düzeyde bir devlet yapısı, Marks’ın öngördüğü ihtilali, sömürünün büyük ölçüde uygulandığı, gelişmiş kapitalist toplumlardan önce gerçekleştirmiştir. Bu bile aslında Das Kapital’in tarihsel tespitleri ile gelecek öngörüleri arasındaki en önemli fark değildir. 1917’de gerçekleşen Ekim devrimi adıyla bilinen Bolşevik ihtilali, komünizm hedefleyen ilk başarılı ihtilal olmasına karşılık, sınırsız doğal kaynaklar ve büyük insan gücünün yönetimini ele geçiren Viladimir İlyeviç Lenin’in eşitlik ve adalet sözü verdiği sınıflar sonrasında Stalin’le devam edecek baskı ve totaliter uygulamalarla karşılaştırmışlardır. Ayrıca Das Kapital’de öngörülemeyen bu başarısını açıklamak için Bolşevikler, Komunist ideolojiye ilaveler yapmak zorunda kalmıştır. Örneğin Asya tipi üretim, yani feodal aristokratların (bir nevi ayrıcalıklı aşiret reislerinin) ezdiği köylü sınıfının içinde bulunduğu durumu da işçi sınıfı kategorisine alınmıştır. Ayaklanmalarını bu sınıfın iktidarı ele geçirmesi olarak nitelediklerine göre komünizme geçiş süreci başlamış olmalıydı fakat olmadı. Değişik görüşlere sahip, Lenin, Stalin, Mao, Enver Hoca, Tito gibi devleti ele geçiren ya da devletin başına gelen komunistler ülkelerini, aslında komünizme değil de ayrıcalıklı bir sınıfın oluşup, halkı en ince ayrıntısına kadar kontrol eden ve ekonomik anlamda başarısız sistemlere dönüştürmüşlerdir. İnsanlık idealleri ile komünizm idealleri birbirine yakın olsa da ikinciyi zorlamak ilkinden uzaklaşmayla sonuçlanmıştır.
Bu temelde bir yanlışlık olduğu fikri ünlü sosyalist Bertrand Russell tarafından “Neden Komunist Değilim” adlı makalesinde dile getirilmiştir. Russell Marks’ı kafası karışık bir insan olarak tarif eder. Russell’a göre Marks’ın, kendisine yapıldığını düşündüğü haksızlıklara isyan eden, nefret dolu kişiliğinin, ideal bir düzen değil de bilinçsiz bir şekilde insanların sonsuza kadar baskı altında yaşamasıyla sonuçlanacak olan, şiddet yoluyla gücün el değiştirmesini savunmasına yol açmıştır.
Russell’ın savunduğu sosyalizm olarak bilinen ve Dünyada gerçekten uygulanabilmiş devlet düzeni, Kapitalizmle, komünizmden bazı özellikler içeren karma bir düzendir. Ancak bu düzen Marks’ın nefret dolu öngörülerinden arındırılmış insanlık ideallerini temsil etmekte ve hedeflemektedir, önemli ölçüde barışçıldır. Yine de uzun vadede başarılı kabul edilse de sosyalist ülkelerde ekonomik başarının kısa vadede düştüğü ve toplumun bireysel girişimin hırs ve motivasyonunu yeterince değerlendiremediği gözlemlenmiştir.
Bir başka Komünizm eleştirisi de edebiyatta kara mizah türünün en ünlü örneklerinden George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanında yer alır. Burada da çiftliği ele geçiren bir grup domuzun uygulamaları komunist devrimin yanlış uygulamalarını temsil edecek şekilde hicvedilir.
Bir anlamda komünizm, aslında utopia’nın distopia’ya dönüşmesinin en büyük ölçekli halidir. 1980’li yılların sonundan itibaren gerilemeye başlayan komünizm hayali sonunda en büyük örneği Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla belirsiz bir geleceğe kalmıştır. Bugün Komunist olma iddiasında kalan iki devletten biri Küba diğeri de Kuzey Kore’dir. Bu arada bunlardan Küba’nın bu ideale en çok yaklaşan devlet olduğunu belirterek devrimin liderleri Che Guevara ve Fidel Castro’nun hakkını teslim edelim.
12.10.2018 geronimo
1

İsmet Badem

İsmet Badem, Türk basketbol oyuncusu, yorumcusu ve köşe yazarı. 1972-73 sezonunda Türkiye Basketbol Ligi'nde oynamaya hak kazanan ilk Karadeniz takımı olan Samsunspor'da yıldızı parlayan Badem, Fenerbahçe ve Beşiktaş formaları da giydi.
09.10.2018 ansyfatyfn
1

Aristokrat

ayrıcalıklılar, seçkinler, soylular sınıfından olan, soylu.
09.10.2018 ansyfatyfn
1

Paradoks

Kökleşmiş inançlara aykırı olan düşünce, aykırı kanı.
03.10.2018 ansyfatyfn

Felsefe

Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması.
01.10.2018 derinn
1

Neşet Ertaş

Şarkılarını o kadar içimde hissederek dinliyorum ki beni benden alıyor.. Gerçekten sen ve senin gibiler inşallah bir daha gelirler dünyaya Neşat Ertaş!
01.10.2018 derinn
1 1

Neşet Ertaş

Sağken, ölmüne ilişkin, "Bana öldü demeyin, yoruldu gitti deyin" demiştir.
28.09.2018 Geni
1

Kapitalizm

Kapitalizm, insanın hırsını ve bencilliğini kendi aleyhine kullanarak üretimi ve zenginliği artırmayı hedefleyen bir ekonomik sistemdir. Bu sistemde üretim araçlarının özel mülkiyeti, sermaye birikimi yoluyla el değiştirir, emeğin ve malların gönüllü biçimde arzının da bir fiyat sistemi ile kendiliğinden oluşması beklenir. Aslında kapitalizm teorik olarak devletin müdahalesinin en az olması gerektiğini savunsa da pratikte girişimciler, devletin onlara ayrıcalık sağlaması gerektiğinde hemfikirdirler. Ekonominin güçlenmesi de daha çok insana iş sağlayacakmış gibi görünse de aslında güçlü devletlerin yönetiminde olan kişiler, ekonominin güçlenmesini askeri harcamalara yönlendirerek kendi hakimiyetlerini kalıcı hale getirmek için kullanırlar. 19. Yüzyılda tüm acımasızlığı ile sürmüş olan bu düzen, Komünizmin üretim araçlarının mülkiyetine işçi sınıfı lehine el koyma iddiasıyla sarsılmıştır. Ancak 20. Yüzyılda komünizmin de beklenen eşitlik ve adalet düzenini sağlayamayacağı, orada da gücün az sayıda politbüro üyesine geçtiği ve onların da kapitalist güç çevrelerinden farklı davranmadığı ortaya çıkınca, insanlık orta bir yol arayışına girmiş, güçlü devletler, işçi hakları ve gelir dağılımı konusunda iyileştirmeler yapmış, girişimcilerin ayrıcalık ve kayırma taleplerine de düzenleyici rolünü kurumlara vererek kapitalizmin sivri yönlerini törpülemeyi tercih etmişlerdir. Bunun sonucunda özellikle batıda büyük toplumsal olaylar ve isyanlar ortaya çıkmadan liberal ekonomik sistem güçlenmeyi başarmıştır. Ancak yine de nasıl bu düzenin insanın aleyhine olduğunu anlatan bir hikaye vardır. Uzak bir okyanus adasında bir kapitalistle balıkçı arasında geçen hikaye….
Tatil için balıkçının adasına gelmiş olan kapitalist, balıkçının plajda bir ağacın altında gitar çaldığını görünce yanına gidip sorar:
-sen ne işle uğraşıyorsun?
Balıkçı kıyıdaki sandalı gösterir,
-işte şu sandalla sabahları çıkıp üç beş balık yakalıyorum.
-Peki neden daha fazla balık yakalamıyorsun, mesela 10-15 adet
-Ne yapacağım o balıkları?
-Bunları satıp daha büyük bir tekne alabilirsin.
-Onu ne yapayım?
-Onunla daha fazla balık yakalayıp, bir balık işleme tesisi kurarsın.
-Eeee sonra
-Sonra ürünlerini satıp çok para kazanırsın.
-Eee ne yapacağım çok parayı
Adam düşünür ve cevap verir:
-İstediğin zaman emekli olur, tatile çıkar, uzak bir adada plajda rahatça gitarını çalabilirsin.
-Ben zaten tam da bunu yapıyorum, neden o dediklerini yapmam gerektiğini anlamadım.
Bu hikayede kimin doğru söylediği açık değil mi? Aslında balıkçı ile kapitalist arasındaki fark, birinin doğayla ve çevresiyle uyumu, diğerininse doğal kaynakları kapasitesinin üzerinde zorlamaya dayalı, insanın da farkında olmadan esiri olduğu büyük bir makinenin çalışmasına duyduğu anlamsız istektir. Dünyada tüm insanları doyurmaya yetecek balık olmadığı gün kapitalist makine balık üretimini sürdüremeyecek ve ünlü Kızılderili şefi Oturan Boğa’nın dediği gibi ormanlar ve otlaklar çölleşip, temiz su ve enerji kaynakları kuruyup, ağaçlar kesilip tükendiğinde beyaz adam paranın yenen bir şey olmadığını anlayacaktır.
27.09.2018 geronimo
3 1

Hayat

Kınık, Soma, Bergama civarında (Bakırçay Ovası'nda) mimari terim olarak kullanılan, o bölgedeki geleneksel ev mimarisinde görülen, evin bir parçasıdır.

Hayat, veranda ya da balkon benzeri yer değildir. Evin tüm odalarının açıldığı, koridor fonksiyonunu da yerine getiren, ama koridordan farklı olarak oda kadar geniş bir alandır. Bazen bir tarafında, bazen her iki tarafında balkon/veranda tarzı boşluklar da olur. Evler rutubet riskine karşı yüksek su basmanlı inşa edildiği için, balkon/veranda kısmı yer, göze sanki balkon gibi görünür.

Uzun yıllar üzerinde düşündüğüm, beni çok etkileyen sözcüklerden birisidir. Kökenini araştırdığımda bir kaynağa ulaşamadım. Kendi gözlemlerime göre anlamlandırmaya çalıştığımda, "hayatın/yaşamın geçtiği yer" anlamında hayat dendiğine kanaat getirdiğim bir kavramdır.

Bana göre insanoğlunun aile kavramını en güçlü şekilde yaşamasına zemin oluşturan araçlardan birisidir. Hayatı olmayan evde yaşayan ailede hayat güdük kalıyor. Hayatlı mimari, bir yandan her odada, odayı kullananlara kendi bireyliklerini yaşama olanağı verirken, bir yandan ailenin hayatta gerçekleştirdiği ortak aktivitelerle aile bilincini yaşamasına zemin hazırlıyor.

Nazım Hikmet,
"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür,
Ve bir orman gibi kardeşçesine"
derken, sanki hayatlı bir evde yaşayan bir aileyi tarif ediyor gibi.

Hayat kavramı, Amerikalı sosyologların gözünden kaçmış olmalı yoksa mutlaka uygularlardı diye düşünüyorum. ABD'de, şehir banliyölerinde, dubleks ya da tripleks evlerde aile hayatı sürdürmek yaygın görülen bir şeydir. Amerika'daki bu mimaride, zemin kattaki mutfak/salon benzer bir işlev görürken, üst katta odalar yer almaktadır. Hayat kavramı ise, tek katlı bir evde karşımıza çıkan, odalarla aynı katta, tüm odaların kapılarının açıldığı bir alandır. Bana göre hayatlı mimari, aile olma duygusunun daha verimli yaşandığı bir tasarımdır. Hayat kavramının, ABD'de gördüğümüz dubleks ev zemin katı kavramına karşı bir başka ayırt edici özelliği de, burada ağırlanan misafirleri ailenin parçası gibi konumlaması, misafirlerin ailede olup bitene daha yakından tanıklık etmelerine fırsat vermesidir. ABD kültüründe zemin katta ağırlanan misafir tipinin ev sahibi aileye bulunduğu uzak mesafe, hayatlı mimaride misafirin ya misafir odasında, ya da mevsim elveriyorsa avluda ağırlanmasıyla hissettirilir.
26.09.2018 Geni
2 1 1

Aptallaşan Dış Güçler

Halkımızın dış güçleri etkisiz hale getirmek için kullandığı yöntem olabilir bu;
Yaptığımız yanlışlarla kendi başımızı derde sokmak, daha sonra anlamsız çıkışlarla onları şaşkına çevirmek, ardından da yaptığımız komik hareketlerle (portakal bıçaklamak, balyozla iphone kırmak gibi) onları gülmekten öldürmek.

Başta anlamsız gelse de, düşününce insan soruyor, neden olmasın?
23.09.2018 geronimo
1

Aptallaşan Dış Güçler

2018'de ülkemizde yaşananlar o kadar ilginçleşti, o kadar garipleşti ki, neredeyse dış güçler aptallaştı, kafayı yedi desek yeri var.

Durumu bir fıkra çok güzel anlatıyor.

Adamın biri çölde devesiyle tek başına yolculuk yaparken bir süre sonra cinsel dürtülerini dizginleyememiş ve deveye tecavüz etmiş. Bu sırada kalbi durmuş ve ölmüş.

Diğer dünyada sorguya çekilirken kendisin savunmuş;
-Şeytana uydum.

Şeytan bunu duymuş, küplere binmiş, gelmiş sitemini bildirmiş;
-Hadi len ordan. Çölde deveye tecavüz etmek benim aklıma nereden gelsin?

Bu aralar yaşadıklarımız biraz buna benziyor. Dış güçler, dış güçler diye diye dış güçleri de aptallaştırdık.

Neredeyse dış güçler gelip sitem edecek:
-Hadi len ordan, domatesi 12 taksitle almak benim aklıma nereden gelsin?
-Hadi len ordan, ping pong topu, tüplü televizyon ve 33.6K US Robotics modem fiyatıyla enflasyon hesabı yapmak benim aklıma nereden gelsin.
-Avro kurunu 8.5 TL'ye yükseltmek, 7.2 TL'ye düşürmek, 7.4 TL'ye yükseltmek aklıma nereden gelsin.

Oydu buydu derken, yeni bir problemimiz oldu;
Aptallaşan dış güçler
23.09.2018 Geni
3

Matematik Soyağacı Projesi

Kısaca NDSU ile gösterilen Kuzey Dakota Eyalet Üniversitesi, Matematik bölümünün bir projesi bilimin ve düşüncenin evrensel dili matematiğin kimlerin katkısıyla oluştuğunu ve matematikçi dediğimiz kişilerin birbirleri ile hangi öğretmen-öğrenci ilişkileri olduğunu ortaya koyuyor. “Mathematics Geneology Project”, sembolik olarak 16. Yüzyılın dahi matematikçilerinden başlayarak, günümüze kadar gelecek şekilde, Matematik doktoralı kişileri, kendi yetiştirdikleri ve tezini verdikleri kişilere bağlayan bir temsili soyağacıdır. Buna göre matematikçilerin tez aldığı profesör bu projede ise, kendi adları bu kişiye bağlanmakta, sonrasında, ders verip yetiştirdikleri başka öğrencilere tez yazdırdığında da aynı konuma kendileri gelmektedir. Internette bu sayfayı açtığınızda büyük matematikçilerin adlarının yazılı olduğu bir ağaca rastlıyorsunuz.Kısa bir sorgulama ile, hangi ülkelerin hangi yıllarda bu listeye kaç matematikçi kazandırdıklarını görebiliyorsunuz. Tanıdığınız profesörlerin, üniversitelerin veya merak ettiğiniz ülkelerin durumlarını gözlemleyebilirsiniz. Ülkelerin bilimde gelişmişlik düzeyleriyle doğru orantılı şekilde, bu listeye isim soktukları görülüyor. Hatta tarih boyunca buraya, matematikçiler, hangi milletten girebilmişse, o milletin, sarsıntıya uğrasa da bir şekilde hayatta kaldığı söylenebilir. Bu da göstermektedir ki, matematik, insan bilgisinin evrensel geçerliliğinin temelidir. Matematik Soyağacı Projesi, belki de küresel bir toplum olma yolunda ilerleyen dünyada birbirlerini anlayan üst düzey matematikçiler ağını oluşturmakta, sessiz ve derinden. Ülkemizden Cahit Arf’ın dahil olduğu bu listeye keşke El Harezmi ya da Ömer Hayyam gibi matematikçilerimizi de sokabilseydik. NDSU’ya bu büyük matematikçileri bildirmekte fayda olabilir, bir ihtimal gözden kaçırmışlardır, ne dersiniz?
21.09.2018 geronimo
2

Paradoks

Paradoks, hakkında doğru ya da yanlış bir karar verilmesi imkansız durum ya da çıkarımdır.

Zeno Paradoksu, Epimenides Paradoksu, İkizler Paradoksu, Giffen Paradoksu örnek verilebilir.

Zeno Paradoksu, Aşil (Achilleus) ile kaplumbağanın yarışını konu alır. Birbiri ardına gerçekleşen olayların sürekli olan zamanda sıralanması gereği, Aşil, yarışa kendisinden önce başlayan kaplumbağayı hiç bir zaman geçemeyecektir. Zira Aşil geriden on katı hızla koşarak onun belli bir zamanda ulaştığı yere gelene kadar, kaplumbağa bir miktar daha hareket edecektir. Bir sonraki olay da yine on kat hızla hareket edip kaplumbağanın mevcut konumuna erişmesidir. Ancak bu oluncaya kadar, kaplumbağa yine hareket etmiştir ve artık o konumda değildir. Bu sürüp gidecek ve Aşil kaplumbağaya hiç yetişemeyecektir. Tabi bugün biliyoruz ki bu paradoks, kainatın, zamanın ve olayların sürekliliği varsayımının yanlışlığından kaynaklanmaktadır.

Yine eski çağdan Epimenides Paradoksu, mantıksal bir önermenin hem doğru hem yanlış olması gibi imkansız durumun bir örneğidir. Eğer bir önerme kendini yalanlayan şekilde kendine atıfta bulunursa, bu bir paradokstur. Buradaki paradoksal durum, Giritli Epimenides’in bir şiirinde, Giritliler için “her zaman her dedikleri yalandır” derken kendisinin de Giritli olması durumudur.

İki bin yıl sonra küme sınıflandırmasını bulacak olan Bertrand Russell tarafından, bu şekilde tanımlanacak “Russell paradoksu” kategorisinin ilk örneğidir. Russell’a göre kümeler kendine atıfta bulunduğunda sınıf değiştirir. Örneğin “kendini içermeyen tüm kümeler kümesi, kendini içerir mi içermez mi?” sorusu anlamsızdır. Russell’a göre kendine atıfta bulunan kümeler farklı bir sınıftan kümelerdir. Dolayısıyla küme tanımı olarak kendini içerme/içermeme kullanan kümeler kendi sınıfından kümeleri içeremez, yani tanımladığı şey farklı sınıftan küme olduğundan otomatik olarak içerme kavramı uygulanamaz.

Son olarak yine algılarımızın yanlış olduğunu gösteren bir paradoks da ikiz kardeşlerden birinin bir uzay gemisi ile Dünya'dan hareket edip ışık hızına yakın bir hıza ulaşarak seyahat ettikten sonra tekrar Dünya'ya döndüğünde kardeşi ile aynı yaşta olup olmayacağı sorunudur. Dünya çevresinde sesten hızlı uçakların taşıdıkları atom saatlerinin ölçtüğü zamanlar göstermiştir ki, ikizler paradoksu tam anlamıyla bir paradoks değildir. Uçakların taşıdıkları saatlerin yavaşladığı gözlemlenmiştir. Yani görelilik teorisi gereği, birbirine göre yüksek hızda hareket eden cisimlerin zaman akış hızları, yine birbirlerine göre değişmektedir.

Peki hangi kardeş daha fazla yaşlanmış olacaktır?. Bunu da şu şekilde cevaplayalım;
Dünyanın geri kalanı ile aynı zaman çerçevesini yaşayan ikiz kardeşin zamanını referans alırsak son durumda birleştikleri yerden ayrılmayan kardeş daha fazla yaşlanacaktır, zira uzay gemisinde hareket eden ikiz kardeşin zamanı yavaşlayacaktır. Diyebilirsiniz ki uzay gemisi hareket ettiğinde Dünya'daki kardeş te gemidekinden aynı hızda uzaklaşmış olduğuna göre neden O'nun saati yavaşlamıyor? Evet Uzayın geri kalanı ile birlikte uzaklaşmış olsaydı (ki pratik olarak imkansız olsa da, teorik olarak böyle bir durum olabilir) uzay gemisindeki ikiz kardeşin durumu bu duruma göre bir farklılık içerir. Böyle bir durumda uzay gemisinin içinde hiç bir şeyden haberi olmayacak, yani hiç bir hızlanma ve yavaşlama ivmesi hissetmeyecektir. Kendi bulduğu özel göreliliğin ortaya çıkardığı ikizler paradoksunu da, insan aklının ulaşabildiği en ileri fizik kuramı olan genel görelilikle çözen Albert Einstein, zaten yerçekiminin de zamanın akış hızı ile ilgili değişen bir boyut özelliği olduğunu ispatlarken aynen bunu söylemektedir. İvme, yerçekiminden de kaynaklansa, hareket eden bir uzay gemisinin itme gücünden de meydana gelmiş olsa durum değişmez, ivmenin olduğu yerde zaman yavaşlar.
Özetle, uzayın kesintili olması (her ne kadar kesintilerin ölçeği hayal edilemeyecek kadar küçükse de) ile açıklanan Zeno Paradoksu, kendine atıfta bulunan kümelerin tanım gereği kendini içeremeyeceği tutarlı bir küme kavramıyla açıklanan Epimenides Paradoksu, ve zamanın dördüncü boyut olmasıyla açıklanan ikizler paradoksu, aslında insan aklının, algılarımızın gizlediği gerçekleri bulmakta ne kadar başarılı olduğunu gösteren kollektif zeka ürünleridir.

Her paradoks onu bir algıyı değiştirmek veya gerçeği aramak için soru soran bir filozof tarafından ortaya atılmış, bilim adamı ve matematikçiler bu paradoks ile uğraşırken derin konuları araştırmış, bazı deha sahibi insanlar ise bilim dünyasının çalışmalarından faydalanarak yeni buluşlar ve matematiksel keşiflere imza atmıştır. Paradokslar olmasa bugün bilim ve teknoloji, çok monoton, insan aklına hitap etmeyen, bürokratik disiplinler olarak hayatı çekilmez hale getirirdi.

İyi ki paradokslar var, ve iyi ki onlar insan aklını daha derin ve dikkatli düşünmeye teşvik ediyorlar.
21.09.2018 geronimo
2

Aristokrat

Aristokrat kime denir ve bunun eski yunan filozofu Aristo ile bir alakası var mıdır? Aristokratın kelime anlamı “bazı toplumlarda en yüksek, asil sınıf, tipik olarak doğuştan miras yoluyla unvan ve makamlara sahip olan kimse” olarak verilmektedir. Aristokrasi fikrinin Yunanca’da ismi, Aristokrasi kelimesi ile benzemesinden dolayı yanlış olarak Aristotales yani Aristo’ya ait sanılmaktadır. Aristokrasi fikri, filozof Platon (Eflatun) a aittir, ve en iyilerin yönetimi anlamına gelir. Yani Platon toplumun üst sınıfları toplumu yönetsin demekteydi ve demokrasiyi yanlış buluyordu. Tabi Aristokrasi bugün bildiğimiz anlamını, ortaçağda derbeylikleri yıkarak geniş imparatorluklar kuran güçlü ailelerden almıştır. Artık toplumu İmparator aileleri ve onların çevrelerine almaya layık gördükleri ve bu yüzden sonraki nesillere aktarabildikleri ünvanlar verdikleri kesimler yönetmeye başlamıştı. Ortaçağdan sonra Osmanlı hanedanının sahip olduğu ve devlet yönetimine getirdiği kesime verdiği Paşa, Bey gibi verdikleri ünvanlar da bu şekildedir. Paşazade, Beyzade, Sultanzade gibi bu ünvanlar sonraki nesillere aktarılabiliyordu. Ancak aristokrasi denince ilk akla gelen imparatorluk tabi ki bugün de devam eden Birleşik Krallıktır. Bu krallığın dağıttığı ünvanlar hala kullanılmaktadır. Ancak yönetimdeki etkileri Platon’un belirttiği anlamda kalmamıştır, en azından görünen yüzüyle. Fransız ihtilali ile yok olan Fransız aristokrasisi ve Bolşevik devrimi ile yıkılan Rus aristokrasisi, ülkemizde saltanatın kaldırılması ile yok olan Osmanlı aristokrasisi ile aynı kaderi paylaşmış, bu hanedan mensupları ve asiller, sadece sanat ve kültür anlamında magazin konusu olarak kalmışlardır. Yakın zamanda biten bir aristokrasi de İran’dır. Pehlevi hanedanının hakimiyeti, teokratik bir cumhuriyet kuran Humeyni devrimi ile son bulmuştur. Toplumların en iyiler tarafından yönetilmesini garanti eden bir sistem olmadığı anlaşılmış bulunan Aristokrasi, artık aristokratlar tarafından ünvanların alınıp satıldığı, sahte evliliklerin ve skandalların havada uçuştuğu yozlaşmış bir kültürü temsil etmektedir. Yönetim biçimi olmaktan çoktan çıkmıştır.
Özetle Aristokrasi ve Aristokrat kelimelerinin, bilimin metodolojisini ilk defa ortaya koyan, mantık ve akıl yoluyla dünyayı anlamayı temsil eden filozof Aristo ile, adındaki “en iyi” anlamına gelen yunanca “Aristo” kelimesi dışında hiç bir ilgisi yoktur. Adı da Aristotales olarak tam okuduğunda “en iyi amaç” olan bu filozofun fikirlerini ve başlattığı bilgiye dayalı aydınlanmayı, Platon’un idealist fikirlerle ortaya attığı ama insanlık için yanlış sonuçlar üretmiş bir yönetim biçimiyle karıştırmamalıyız.
20.09.2018 geronimo
1

Bertrand Russell

Ünlü Türk bilim ve düşünce adamı Jeoloji profesörü Celal Şengör, entelektüel birikimi nedeniyle kendisi gibi olmak isteyen ve felsefeye başlamak için ne yapması gerektiğini soran genç bir öğrenciye şunları söylemiştir: "Her şeyden evvel okunması gereken eser olarak Bertrand Russell'ın "A History of Western Philosophy" (Batı Felsefesinin Tarihi) kitabını okumanızı tavsiye ediyorum". Ve bunun devamında tavsiye ettiği 10 kitaplık okuma listesinde ise Russell'ın bir kitabı daha bulunmaktadır. (İkinci kitabın adı "Why I am not a Christian?"- [Neden Hristiyan değilim] dir.)
Yani felsefe bilgisiyle ünlü bilim adamı (Şengör), filozof olmak isteyenlere Russell ile başlamayı tavsiye etmiştir. Kimdir Bertrand Russell?
18 Mayıs 1872'de Galler bölgesinin, Monmouthshire şehrinde dünyaya gelen bu kişi, aristokrat bir aileden gelmekteydi. "Earl of Russell" unvanının üçüncü sahibi olma hakkını, Kraliçe Viktoria tarafından iki kez başbakanlık görevi verilmiş büyükbabası Earl Russell'dan almıştı.
Ancak unvanları ile ilgili olmayan ve ailesinden almadığı çok önemli bir özelliği vardır Russell'ın. Tamamen kendi inanç sistemini, ya da daha doğru ifade etmek gerekirse, hiç bir dogmaya ve katı düşünceye saplanmamayı hedef edinen açık fikirli ve hoşgürülü bir düşünce sistemini geliştirmiştir. Hayatının çeşitli dönemlerinde kendini Liberal, sosyalist ve pasifist olarak nitelendirmiş olsa da hiç birine derinden bağlı olmadığını ifade etmiştir. Ona göre felsefi bir akım olan idealizm yanlıştır ve insanları gereksiz savaşlar ve acılara sürüklemektedir. Bu durumda doğru felsefi, bakış açısı, faydacı bir hümanizm olmalıdır.
Russell'ın matematikte, mantık alanına yaptığı katkılar çok önemlidir. Eski Yunan'dan aldığı Epimenides Paradoksu'nun çözümü ile ilgili yaptığı çalışma, Kümeler Teorisi'nde bir yenilik olan "Sınıf" kavramını getirmiştir. Ona göre kendine atıf yapan kümeler ayrı bir sınıftan kümelerdir, ve kendilerini içeremezler. Tarihçi, yazar, sosyal eleştirmen, politik aktivist, matematikçi ve filozof tanımlamalarının tamamını hak edecek eserleri, fikirleri, ve faaliyetleri olmuştur.
1. Dünya savaşına kesin bir şekilde karşı çıkmış, hatta bunun için hapse girmeyi bile göze almıştır. Ancak 2. Dünya savaşında Hitler faşizmine karşı savaş yürütülmesini, iki kötüden daha az kötüsü olduğu için, isteksizce de olsa destekleyecektir. Kapitalizm ve Faşizm'in her ikisinde de ortak olan, "düşüncelerin ve insan haklarının baskıya uğraması" nı asla kabul etmemiştir. Aristokrat ailesine rağmen, geniş kitlelerin acı çekmesi pahasına mutlu bir azınlığın rahat bir yaşantı sürmesini doğru bulmamaktadır. Evlilik ve kadın hakları, hatta diğer sosyal ve sınıfsal haklar konusunda özgürlük ve eşitlikten yanadır. Eşinden ayrıldıktan sonra çiftlerin serbest olduğu açık bir evlilik denemesi yapmış ancak bu evlilik yürümemiştir. Dora Black adındaki bu ilişkisinden Kate ve John adlarında iki çocuğu olacaktır.
John, 1987'de ölümüne kadar babasının ünvanını "IV. Earl of Russell" olarak sürdürmüştür. Daha sonra bu ünvan Russell'ın üçüncü eşi Patricia'dan olan Conrad Russell'a, ondan da torunu Nicholas'a ve onun da ölümünden sonra diğer diğer torunu şimdiki 7. "Earl of Russell" oan Sir Francis Russell'a geçmiştir.
Patricia Russell, eşinin ünlü "Batı Felsefesinin Tarihi" kitabını bitirmesine çok yardımcı olmuştur. Russell bu kitapta ılımlı bir sosyalist olduğunu belirtmekle birlikte Hegel ve Marx'ın metafiziğini saçmalık olarak nitelendirmiştir. Ona göre emperyalizmin komünist devrimle alaşağı edilmesi mümkün değildir. Ona göre, kitlelerin barışçı biçimde, eğitim ve aydınlanma sonucunda sosyal dönüşümlere uğraması, sosyalizme geçmenin tek yoluydu. Sovyetlerde Stalin'i uygulamalarına, Çekoslovakya'da yapılanlara kesin bir şekilde karşı çıkmıştır.
İkinci Dünya savaşı sonrasında bir çok alanda aktif faaliyetler göstermiş, savaş karşıtı, nükleer silahlanma karşıtı çalışmaların içinde yer almıştır. İsrail'in kurulmasını desteklemiş olsa da, 1961 de 6 gün savaşları sonunda İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesini talep eden aydınlar arasındadır. Birleşmiş milletlerin İsrail'i kınamasında da öncülük yapmıştır. Amerika'nın Vietnam savaşından çekilmesi de Russell'ın belki de sonucunu görmediği mücadelelerinden birinin hedefiydi.
1970'deki ölümüne kadar 60'tan fazla kitap, 2000'den fazla makale yazmıştır. 1950 yılında Nobel Edebiyat ödülü, kendisine, İnsanlık idealleri, düşünce özgürlüğü konularındaki çok çeşitli ve önemli yazıları karşılığında verilmiştir. Bu ödülü alırken yaptığı konuşma, hala etkileyici konuşma konusunda ders niteliğinde bir eser olarak kabul edilip, bu yönde kullanılmaktadır. "Hangi tutkular politik olarak önemlidir" başlıklı bu konuşmadan Russell'ın idealizme ve bunun insanlığı yanlış yönlendirmesine ne kadar karşı olduğunu gösteren bir alıntı yapalım:
"Asil duygularla bir araya gelmiş gibi görünen büyük kitleleri gördüğünüzde, yüzeyin altına bakmak ve bu duyguları tetikleyen şeyin ne olduğunu sormak gerekir. Psikolojik bir sorgulama yapmak, bunun altında gizli bir kitlesel nefret ve gücü ele geçirmek için saklı bir tutku olduğunu bize gösterecektir. Dolayısıyla bu durumdaki kitlelerin kurtuluşu ve genelde dünyayı mutlu etmek için gerekli olan şeyin zeka olduğunu söyleyebilirim. Ve sonuçta, bu iyimser bir düşüncedir, zira zeka, insanlarda rahatça bulunan ve bilinen eğitim yöntemleriyle desteklenebilecek bir şeydir."
Bertrand Russell 21. yüzyıldaki kitleleri görseydi, insanlığın zeka yoluyla kurtuluşu konusundaki görüşleri değişir miydi bilinmez ama muhtemelen iyimserliğinde azalma olurdu. Şu anda Dünyanın karşı karşıya bulunduğu sorunlar karşısında onun gibi zeki ve donanımlı insanların varlığına her zamankinden fazla ihtiyaç var, sizce de öyle değil mi?
18.09.2018 geronimo
1

Kim Milyoner Olmak İster?

Kim istemez ki? öyle değil mi? TV programları arasında bu yarışma programını en başarılılardan biri kılan da, insanın ilgisini ilk anda yakalama özelliği olmalı. Evet, formatı David Briggs, Mike Whitehill and Steven Knight tarafından oluşturulmuş bir yarışma programı olan "Who wants to be a millionaire" (Kim milyoner olmak ister?) 4 Eylül 1998'de ilk defa gösterildikten sonra 2014'e kadar kesintisiz İngiliz televizyonlarında yayınlandı. Yayın haklarının sahibi Celador firması, önce 2006'da Hollanda merkezli "Two way Traffic" firması tarafından satın alındı, bu arada kısaca "Millionaire" olan yarışma Dünyaya "franchise" (tıpkı yayın) hakları vermeye başlamıştı. Bu hakları satın alanlara çok sıkı şartlar ileri sürülmekteydi. Örneğin sahne ve ışık düzeni İngiliz orijinal düzenin aynısı olmak zorundaydı. Cıngıl ve müzikleri de yerel bestelerle değiştirilemezdi. En ilginç kurallardan biri de yarışma programının sunucusu İngiltere gösterimlerindeki sunucunun giydiği gibi Armani takım elbiseler giymek zorundaydı. Bugün Dünyanın 160 ülkesinde çeşitli türevleri yayınlanmaktadır; Örneğin Azerbaycan' yayınlanan versiyonunun adı "Dövlətli Olmaq İstərdinmi?" dir. Tıpkı yayınlarda ise kurallar bir miktar esnetilmiştir.
2014'te yarışma İngiltere'de sonlandırılmış olmasına karşılık 2018'de 10. yıl anısına eski yayınlardan seçme bölümler tekrar yayınlanmıştır. Ülkemizde de uzun süredir yayınlanmakta olan yarışma programında efsanevi sunucu Kenan Işık, bir kaza sonucu ağır yaralanana kadar unutulmaz bölümleri sunmuştur.
Yarışma 4 cevap şıkkı olan sorular sormakta ve yarışmacıdan şıklardan birini seçmesi istenmektedir. Yarışmanın ödülleri 1.soruya 500 TL olmak üzere, müteakip sorulara 1000, 2000, 3000, 5000, 7500,15000, 30000, 60000, 125000, 250000 ve son sorunun da bilinmesi halinde 1000000'a kadar çıkmaktadır. İlk iki sorunun süresi 15 saniyedir. Daha sonra 45 saniyeye çıkan süre, 7. sorudan sonra tamamen kalkmakta, ve bundan sonra, yani son 5 soru için bir süre sınırlaması bulunmamaktadır. Süresinde bilinemeyen soru, yanlış tercih yapılmış olarak kabul edilir.
Bu kuralların yanı sıra yarışmacının ilk 7 soruda geçerli 3 joker hakkı vardır. Bunlar: seyirciye sorma, telefonla yardım ve, 50% joker haklarıdır. 7. soruya doğru cevap veren yarışmacı, daha sonraki sorularda kullanabileceği Çift cevap hakkı jokerini de kazanır. Çeşitli ülkelerde bazı ufak farklılıklar olmasına karşılık tüm yarışmaların formatı bu şekildedir. Şu anda yarışmanın hakları Sony Yayıncılık Televizyon şirketinindir ve halen ülkemizdeki yarışmayı Murat Yıldırım sunmaktadır.
18.09.2018 geronimo
1

Felsefe

Bilginin kendisinin de araştırılan konulardan biri olduğu, bilgi ile ilgili geniş araştırma alanı olan felsefe, bilgelik arayışıdır, evrenin yapısını ve işleyişini, insanın (akıl ve bedenin) doğasını ve aralarındaki ilişkileri kapsar. Varlığın kendisi de dahil olmak üzere insanların bir konuyu nasıl bildiklerini ve bu bilginin güvenilir ve yararlı bir şekilde nasıl ifade edildiğini ve insanlar arasında, ister düşünce, ister dil, ister matematikle olsun nasıl iletişim kurulduğunu araştırır. Felsefe, bilimin üreticisi ve tamamlayıcısı, bir anlamda onun temelidir. Bilimin kapsamındaki konular hakkında fikirler geliştirir ve düşüncenin kendisinin doğasını inceler. Bilimde, kontrollü deneylerin sonuçlarının tekrarlanan gözlemlerini içeren bilimsel yöntem, mevcut ve oldukça başarılı bir felsefi metodolojidir. Deneysel metodolojilerin genel olarak mevcut olmadığı, insanlarla doğrudan ilişkili olan (ekonomi, psikoloji, sosyoloji vb.) çalışma alanları içinde, ilgili alanlarda rasyonel bir çalışma temeli sağlamak için felsefenin alt disiplinleri bulunmaktadır. Felsefe kelimesinin kökeni Yunanca "Bilgelik sevgisi" anlamına gelen "Philosophia" dan yani "seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum" anlamına gelen "phileo" ve "bilgi, bilgelik" anlamına gelen "sophia" gelmektedir. Büyük ihtimalle (milattan önce 570–495) yılları arasında Pythagoras (Pisagor) bu adı vermiştir. Felsefe yöntemleri arasında, sorgulama, eleştirel tartışma, rasyonel savunma ve sistematik sunum sayılabilir.
Felsefe yapanlar yani filozoflar metafizikten ahlaka kadar pek çok konu hakkında fikir üreterek, varlığımıza dair bazı temel konulara ışık tutarlar. Türk filozof Nermi Uygur'a göre felsefe soruları cevaplamak için değil, soruları sormak için vardır. "Felsefenin Çağrısı" adlı eserinde temel felsefi soruları tarif etmiştir. Filozofun öbür adı “soru sorucu” olmalı der Uygur. (2016: 378) Felsefe dünyasına girmek isteyen bir kişi öncelikle “bir felsefe sorusu nedir?” sorusuyla hesaplaşmalıdır. Uygur, kitabında felsefi soruların özelliklerini irdeler ancak kendi deyimiyle "yeni sorular buyurmaz"
Bu konuda önemli filozoflardan bir derleme yaparsak:
Utilitarian (Faydacı) bir filozof olan Bertrand Russell, şunu demiştir: Bir mesele üzerinde çalışıyor veya herhangi bir felsefe üzerine düşünüyorsanız, kendinize sadece şunu sorun: Olgular nelerdir? Ve bu olguların desteklediği gerçekler nelerdir? Yani demektedir ki, bir konuya dair, hisleriniz, ön yargılarınız, isteklerinizi çıkarınca geriye o konuyla ilgili gerçekler kalacaktır.
İlk "Ansiklopedi" nin yazarı Denis Diderot da benzer bir noktadadır: Felsefeye doğru ilk adım şüphedir. Çağdaşı Descartes de Didero gibi algıladıklarımızdan şüphe ederek başlamak gerektiğini düşünmektedir. Hiç şüphe edemeyeceği tek konu olan düşünmek olduğunu farkeder ve meşhur sözünü söyler: "Cogito ergo sum" (Düşünüyorum öyleyse varım)
Son olarak Büyük düşünürlerin çağını başlatan filozoflardan Platon (Eflatun) dan bir alıntı yapalım: Felsefe, doğruyu bulma yolunda, düşünsel bir çalışmadır. Evet idealist bir filozof olan ve idealizm akımının kurucusu olan Eflatun'a göre mutlak doğru mecuttur ve filozoflar onu bulmak için düşünürler.
Tabi idealizmin kendi karşıtını oluşturması uzun sürmez. Platon'un ustası Sokrates'in geliştirdiği diyalektik yöntem gereği, materyalizm de felsefedeki yerini alacaktır. 20. yüzyıla geldiğimizde Filozoflar çağı, yerini internet ve bilgi çağına bırakmıştır. Artık felsefe, yapay zekanın gölgesinde, metafizik soruları Matrix, Truman Şov, Agora gibi filmlerde gördüğümüz bir entelektüel eğlencesine dönüşmek üzeredir.
16.09.2018 geronimo
2

Ömer Muhtar

Bugün (16.Eylül), vatanı ve inancı uğruna canını vermiş bir insanın ölüm yıl dönümüdür. Namı diğer çöl arslanı, Ömer Muhtar, Libya’da 1913 yılından itibaren süren İtalyan işgaline ve daha sonra 1929 yılında Mussolini’nin Afrika’dan müslümanların temizlenmesi harekatına karşı ayaklanarak, yıllarca mücadele sürdüren bir halk kahramanıdır.
1862 yılında Libya’nın, Dafne bölgesi Batnan kasabasında dünyaya gelmiştir. Babası 1878 yılında hicaz yolunda vefat ettikten sonra Mısır sınırına yakınında Tobruk’taki Canzur Medresesi’nde Kur'an dersleri almıştır. Halkını dini eğitimle aydınlatmaktır amacı. İtalyan işgali başladığında asıl mesleği olan öğretmenliği bırakır, eline silahı alır ve halkını örgütleyerek gerilla savaşı uygular.
İlk mücadele, Mustafa Kemal’in de istihbarat subayı olarak müdahil olduğu, Trablusgarp harbinde başlamıştır. İtalyanların Türkleri kayıtsız şartsız teslime zorladıkları ve bunu reddeden Türk ve Arap halkın direniş göstererek çöl bölgesine ve dağlara çekildikleri dönemdir bu. Daha sonra çekliecek olan Holywood filminde bunlardan pek bahsedilmez. Ancak Libya’nın teslim olmadığını sonunda da 2. Dünya savaşında müttefik orduları tarafından Faşist ve Nazi ordularından temizlendiğini bilmekte fayda var.
1. Dünya savaşında başlayan direniş, Mussolini’nin Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırma hayallerinin önünde engeldir. Nitekim 1929’da Libya’ya vali olarak atanan general Rodolfo Graziani orada çetin bir cevizle karşılaşır. Kur’an öğretmenliği kadar, çöl savaşı stratejisinde de yetenekli olan Ömer Muhtar 23 yıl boyunca, Libya dağlarında ve çöllerinde İtalyanların tam donanımlı ordularına karşı savaşır. Koskoca İtalyan ordusu, mecburiyetten gerilla olan bir öğretmen karşısında çok güç durumlara düşer, kayıplar verir.
Yakalandığında, İtalyanların işbirliği karşılığında hayatının bağışlanması teklifini, “Ya istiklal ya şehadet” diyerek reddeden ve haksız bir yargılama sonucunda halkın gözleri önünde idam edilirken “Celladımdan daha uzun yaşayacağım” diyerek belki de bu günleri kasteden büyük insan 16.Eylül 1931'de asılarak idam edildiğinde 73 yaşındaydı. Ancak İtalyanların umduğu şey olmadı; Libya'daki Sennusi direnişi onun ölümüyle bitmek şöyle dursun, artarak devam etti. Mustafa Akkad’ın yönetmenliğini yaptığı “Lion of the Desert” (Çöl Arslanı) filminde onu, kendisine şaşırtıcı bir şekilde benzeyen Anthony Quinn, düşmanı “Regio Esercito” yani İtalyan Kraliyet Ordusunun komutanı General Grazziani’yi ise Oliver Reed canlandırmıştır.
Libya’nın bugünkü durumuna bakılırsa, Ömer Muhtar’ın torunlarının pek te bu büyük insana yakışır bir durumda olmadığını söyleyebiliriz, ne yazık ki.
16.09.2018 geronimo
1

Epimenides Paradoksu

Okulda felsefe dersleri olduğu zamanlarda okuyanlar hatırlayacaktır: Bütün Giritliler her zaman yalan söyler diyen bir Giritli filozof vardı. İşte o filozofun adı Epimenides'tir. Bu paradoksu boşuna dile getirmemiştir. Yunanlıların Zeus'un ölümsüzlüğüne inanmalarını kara mizah yoluyla eleştirmektir niyeti. Aslında tam olarak söylediği şudur:

Size bir mezar dikmeye bile kalktılar, yüce ve kutsal Zeus
Boş beyinli uğursuz yaratıklar, Giritliler, her daim yalan konuşurlar
sen asla ölemezsin, sonsuza kadar varsın,
bizler varlığımızı, hayat ve hareketimizi senin varlığına borçluyuz.

Tabi belki de bunu dinleyen Yunanlılar, Giritlilerin içinden kendi tanrılarını öven, dini inançlarına saygılı biri çıktı diye safça ona inanmış olabilir. Bu Yunanlıların buradaki ince mesajı almadıkları anlamına gelir. Bu da çok normaldir. Zira bunu söyleyen kişi, ölülerini doğru dürüst gömmeyi bilmeyen Atinalıları hastalıktan kurtaran ve bu katkısından dolayı çok saygı gören Epimenides'tir. Atinalılar ona peygamber gözüyle bakıyorlardı. Onun eski Yunan uygarlığına katkısı ve Giritlilerin eski Yunanlılardan farklı oldukları (örneğin Zeus öldü diye mezar yapmaları) bu gizli paradoks içeren şiirle tarihe geçmiştir. Epimenides'in tarihe geçen bir farkı daha vardır. Eski Yunanlı gezgin Pausanias, Epimenides öldüğünde vücudunun dövmelerle kaplı olduğunu yazmıştır. Eski Yunanda vücuda dövme yaptırma kölelere uygulanan bir işlemdi ve dövmeli biri ya köle ya da barbar dedikleri kavimlerden örneğin Orta Asya'nın şaman kültüründen biri olmalıydı. (Pausanias'ın şahsi fikri bu yöndeydi.) Yunanlıların naif tanrı inancının da aslında çok güçlü bir insan olan Zeus'un tanrı olarak olmasa da annesi Rhea tarafından Girit'te dünyaya getirilmesinden sonra ortaya çıktığını düşünürsek, gerçek ortaya çıkmaktadır. Muhtemelen Epimenides, ölülerini gömmeyi bile bilmeyen Atinalılar, Giritli Zeus kardeşimize tapınıyorsa, bırakalım inansın garibanlar deyip, kendisi bildiği şekilde saygısını sunmaya devam etti.

Epimenides'in çağlar ötesine mesajı, 20. yüzyılda Bertrand Russell tarafından alındı. Epimenides paradoksu, 1908 yılında Amerikan Matematik Dergisi'nde Bertrand Russell tarafından "Türler Teorisine Dayalı Matematiksel Mantık" makalesinde açıkça belirtilmiştir:
"Söz konusu türden en eski çelişki Epimenides'e aitir. Girit'ten Epimenides, tüm Giritlerin yalancı olduğunu ve Giritliler tarafından yapılan tüm açıklamaların kesinlikle yalan olduğunu söyledi. Bu bir yalan mıydı?"

Bu makalede, şimdi Russell paradoksu olarak adlandırılan bu paradoksa benzer durumların incelenmesinde örnek olarak Epimenides paradoksu kullanılmaktadır. Russell'dan bu yana da, Epimenides, tekrar tekrar öze-atıf (self reference) konularının başlangıç noktasını oluşturmuştur. Giritli kardeşimizi binlerce yıl sonra iyi anlayan ve bize anlatan Russell'a teşekkür borçluyuz bence.

Çeşitli çevrelerde meşhur paradoksu yüzünden boş ver Girit'i, Girit'ten adam çıkmaz şeklinde mizahi biçimde eleştirilen bu rahmetli kardeşimize mesajımız da, "Sen rahat uyu Epimenides, biz seni anlıyoruz, sen bakma bu hayırsızlara, onlar adamdan ne anlar, Tanrı seninle ve Zeus'ladır" olacaktır.
13.09.2018 geronimo
1

Aylaklığa Övgü

2015 yılında, Türkiye’de en uzun süredir yayınlanan yarışma programı Kim Milyoner Olmak İster? yarışmasında, “Aylaklığa Övgü” kitabının yazarı soruldu.

Aslında kitabın orijinal adı “In Praise of Idleness and Other Essays” yani “Aylaklığa Övgü ve Diğer Denemeler” idi. Türkçe baskısında nedense “Diğer Denemeler” kısmı kapakta belirtilmemişti. O yüzden bu kitabı ilk okuduğumda diğer denemelerin de “Aylaklığa Övgü” denemesinin devamı zannetmiştim. Orjinalini okuyunca kitapta yer alan diğer denemelerin, benzer konularda olmalarına rağmen, bu yazı kadar önemli olmadığını fark ettim. Aslında oldukça kısa sayılabilecek bir yazıydı ve benim Bertrand Russell ile ilk tanışmam değildi, ancak onun bir filozof olduğunu anlamam bu yazıyla olmuştu.

Kitabın yazarı Bertrand Russell, aristokrat bir aileden gelmesine ve çocukluğunda dindar yetiştirilmesine rağmen, dini inancı olmayan, buna mukabil, matematik ve sosyal konularında eserler vermiş bir matematikçi filozof'tur. Siyasi fikirlerinde ise keskin bir kapitalizm karşıtı olmakla birlikte, faşizm ve komünizmi aynı ölçüde reddeden sosyal demokrasi kavramına yakındır. Matematikçilerse genellikle onu Epimenides Paradoksu ile ilgili çalışmalarından, bu paradoksun çözümü amacıyla yola çıkarak kümeler teorisinde geliştirdiği “sınıf” kavramından tanır.

İşçi sınıfının ezilmesine karşı şiddetin de kullanılması gerektiğini savunan komünist fikirleri reddetmiştir. Ancak sosyal devlet ona göre yumuşak protestolarla barışçı bir dönüşümle ortaya çıkacaktır. Bertrand Russell 1930’larda bunları yazdığında, faşizm ve komünizmin dünyada yeni ortaya çıktığını ve doruk güce erişmediğini düşünürsek, O'nun ne kadar ileri görüşlü olduğunu ve öngörülerindeki isabeti anlayabiliriz.

Kitaba adını veren ve bir anlamda Bertrand Russell dendiğinde ilk akla gelen yazıya dönersek, “Aylaklığa Övgü” denemesinde, kitabın adının düşündürdüğünün aksine, başkalarına faydalı işler yapabilecek insanların aylak aylak oturması savunulmamaktadır. Yazarın derdi, bazılarının fazla mesai yaparak köle gibi çalışmasının, toplumdaki genel ahlak anlayışına göre övülmesinin yanlışlığıdır. Ayrıca büyük para veya toprak sahiplerinin iş yapmadan rant gelirleri ile geçinmeleri, binlerce insanın insani olmayan şartlarda çok düşük bir ücretle uzun saatler çalışması pahasına olduğundan, bu tür aylaklığın da övülebilecek bir tarafı yoktur.

Ayrıca çalışkan insanların yaptıkları işler karşılığında aldıkları parayı dilediği gibi harcaması halinde, onlara karşı da değildir yazar. Yani ihtiyaçtan fazlasını biriktirmezse bir insan,harcamalarıyla başkalarına iş sağlayacak, böylece ekonominin çarkları dönecektir. Bu insanın istediği kadar çalışmasında bir sorun yoktur. Ancak aldıklarını biriktiren insanların, bir de bunu devlete borç olarak vermeleri halinde, savaşı, başkalarının işsizliğini, endüstrinin, insanların eşitliğini yok edecek biçimde gelişmesini tetiklediğini savunur. Bazı insanlar ölümüne çalışıp ya da daha kötüsü zorla çalıştırılıp, diğerlerinin tamamen işsiz kalması nedeniyle ortaya çıkan güvenlik tehlikesi, devletlerin insanlar üzerindeki baskısına gerekçe oluşturacak, üretim fazlası genelde silahlanmaya ve askeri harcamalara gidecektir. Savaşlar bile bu yüzden ortaya çıkmaktadır Russell’a göre. Tabi ki savaşa karşı olduğunu söylemek gereksizdir. 1. Dünya Savaşı sırasında pasifist tutum aldığı için hapse de girmiş olan Russell, 2. Dünya Savaşı sırasında ise iki kötüden daha ehven olduğu için Adolf Hitler’in Nazi Almanyasına karşı savaşı desteklemiştir ancak desteklediği tarafta olmasına karşın, Sovyetler Birliği'nde komünist Stalin’in uygulamalarını da eleştirdiğini bilmekte yarar vardır.

Özetle Russell’a göre, küçük yaşlardan itibaren bize öğretilen “işleyen demir ışıldar” ya da “çalışan kazanır,elması kızarır” gibi ifadeler, gücü elinde tutanların kandırmacasıdır. İşleyen demir ışıldar belki ama, günde kaç saat işlemelidir? Günde dört saat çalışmanın insanca yaşamak için nasıl yeterli olacağını, bu sürenin nasıl hesaplandığını öğrenmek isteyenlere kitabı okumaları önerilir. Yobazlığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı diğer yazıları da okunursa, Nobel Edebiyat Ödülü 1950'de neden Bertrand Russell'a gitmiş, anlaşılabilir.
13.09.2018 geronimo
1
Facebook'ta Ana Sayfa
daha iyi hizmet verebilmek için çerez (cookie) kullanıyoruz. detaylı bilgi için tıklayın