Facebook'ta Ana Sayfa

İklim Adaleti

15 yaşındaki İsveçli bir kız olan Greta Thunberg, 3 Aralık 2018'de Birleşmiş milletlerin geniş katılımlı toplantısında yüzlerce yetişkine tokat gibi sözler içeren bir konuşma yaptı.
"25 yıl boyunca, sayısız insan Birleşmiş Milletler iklim konferanslarının önünde gösteriler yapıp liderlerimizden emisyonları durdurmalarını istedi. Ancak, emisyonlar yükselmeye devam ettiğinden bu eylemler açıkça işe yaramadı. Bu yüzden bugün onlardan bir şey talep etmiyorum. Bunun yerine medyadan krize kriz gibi yaklaşmasını isteyeceğim"
15 yaşında bir kızdan beklenmeyecek sözler değil mi? Ama iklim değişikliği ile ilgili konuşmaları yapmaya 8 yaşında başladı bu kız.
2075'te varsa çocuklarına, bugünün yetişkinlerinden bahsedeceğini, ve iklim değişikliği için bir şeyler yapma imkanı varken neden yapmadıklarını anlatacağını söylüyordu. Varoluşsal bir tehditle karşı karşıyayız ve bu deliliği sürdürmek için zamanımız kalmadı diyordu. İsveç gibi zengin ülkelerin iklim değişikliğini yavaşlatma hedefleri için emisyonlarda her yıl %15 azaltma gerçekleştirmesi gerektiği, medya ve liderlerin bundan başka hiç bir şeyi konuşmaması gerektiğini çok iğneleyici bir dille anlatıyordu.
Dünyanın çok sayıda türü tehdit eden yok oluş dönemlerinden birine girdiğini, hergün 200'e yakın türün neslinin tükendiğini onun kadar açık anlatan kimse yoktu. Büyükler sessizce dinlediler. İklim değişikliğini önlemek için imzalanan Paris anlaşmasından çıkmak için zengin ülkelerin hiç mazereti olmadığından bahsetti. Az gelişmiş ülkelerde yapılması gerekenleri de bu ülkelere yardım ve teşvikler yoluyla yaptırmanın yine zengin ülkelerin sorumluluğunda olduğunu belirtti. Her şeye sahip olan zengin ülkeler Paris anlaşmasına uymazsa Hindistan, Kolombiya veya Nijerya gibi ülkelerin iklim krizini önemsemesini nasıl bekleyebiliriz diye sordu. Dediğine göre
bazı insanlar bunları yapmak yerine okulda olması gerektiğini , “iklim krizini çözebilmek” için iklim bilimcisi olmak için çalışması gerektiğini söylüyordu. Ancak bu bir bilimsel bir problemse bunun çoktan çözüldüğünü belirtti. Zaten tüm gerçeklere ve çözümlere sahiptik. Sadece neden hiç kimse geleceği kurtarmak için bir şey yapmıyordu, ondan ise olmayacak bir gelecek için çalışması bekleniyordu. Gerçekler açıkça toplumumuza bir şey ifade etmediğine göre, gerçekleri öğrenmenin amacı ne olabilirdi?
Her gün 100 milyon varil petrol kullanırken, bunu değiştirecek hiç bir politika yoktu. Bu maddeyi toprakta tutmak için kurallar yoktu.
Yani dünyayı kurallara göre oynayarak kurtaramıyorduk, kurallar değişmeliydi.
Bu kız "Birleşmiş milletler toplantı salonuna, geleceğimize özen göstersinler diye dünya liderlerine yalvarmak için gelmedik. Geçmişte bizi görmezden geldiler ve bizi tekrar görmezden gelecekler" derken büyükler başları öne eğik, düşünceli ve sıkıntılı biçimde dinliyorlardı. "İnsanlar mücadeleye çıkacak. Liderlerimiz çocuklar gibi davrandıklarından, çok önce almaları gereken sorumluluğu biz üstlenmeliyiz." dedi; bu ona göre son uyarıydı. Çocuklar okula gitmeyi bırakacak, gelecekleri güvence altına alınana kadar protesto edeceklerdi. En önemli mesajı da şuydu: "Büyüme ısrarınızdan ve popüler olup seçim kazanma hırsınızdan bıktık. Siz sadece size harcananların karşılığını vermemekle kalmıyor, hem çocuklarınızı her şeyden sevdiğinizi söylüyor hem de aynı zamanda geleceğimizi de bizden çalıyorsunuz. Sizin mazeretleriniz, bizimse zamanımız tükeniyor."
Çocuklarının geleceğini düşündüğünü söyleyen liderler bu konuşmadan sonra ne yapacaklarını bilmediklerini de iddia edemez. Bu çocuk yaşının çok ötesinde bir öngörü ile gerçekleri haykırmaya devam edecek. Ancak mülteci krizleri, Brexit, Trump kampanyaları, Doğu Akdeniz doğal gaz mücadelesi kavgaları arasında insanlığın umudu olan bu çok önemli sözler kulak ardı edilmemelidir. Her kelimesi önemli ve haklı olan bu sözlerin gereği yapılmalı Thunberg'in deyimiyle "İklim adaleti" sağlanmalıdır.
24.06.2019 geronimo

Fast Food'un geleceği

fastfood tüketimi her geçen gün artmakta ve artmaya devam edecek gibi görünüyor. İnsanlar artık evlerinde yemek yemiyorlar bu da sağlıksız bir nesli tetikliyor ne yazık ki. umarım çok geç olmadan bu soruna bir çözüm bulunur.
19.06.2019 zerrinhanim

İnsanlık tarihinde madde ve mana

Bundan 10-20 bin yıl önce insanlar sayı olarak çok kalabalık olmadıkların koşullarda,avcıl toplayıcı dönemde daha eşit bir arada yaşamanın tadını çıkarıyorlardı: ilkel komünal toplum. Ne zaman ki, çoğaldılar, siteler kurdular, çitler çevirdiler, o zaman kavga çıktı; insanın eline kan bulaştı. Tüm insanlık tarihine baktığımızda bir çaresizlik, görülüyor. Gelişmenin getirdiği yetersizlik, açıklayamadığı her soru insanın kafasını kurcaladı, gökyüzü sayamadığı kadar yıldızla doluydu, denizler milyonlarca balık, baş edemediği her şeye karşı bir korku bir saygısı vardı insanın.
Insanların kutsal saydıkları şeyler genelde bunlardı yani maddesel varlıklar: önce vahşi hayvanlar, sonra ay, yıldız, güneş, şimşek ya da erişilmez bir dağ. Adem’den başlayan süreçte bu olay giderek somuttan soyuta doğru evrildi. Bu geçiş aslında madde ve mana arasındaki dengenin de değişmesini getirdi. Biraz düşünürsek, ilkel insanların madde ve mana arasında bir seçim yapmak gibi bir sorunları yoktu. Onların mana dünyası, zaten maddesel varlıklardan oluşuyordu. Güneşe tapan birinin kendi yaratılışının anlam sorunu da yeryüzünde güneşi temsil ettiğini iddia eden bir firavun tarafından çözülüyordu. Helenler için en büyük güç, yüce bir dağda oturan Zeus’tu ve insan görünümündeydi. Bu insanların görünmeyen bir Tanrıya inanmak gibi bir sorunları yoktu. Taptıkları maddi varlığı göremediklerinde zaten şekli belli olan bu tanrı/tanrıların heykelini yapıp ona tapınmaları yeterliydi. Pagan toplumların felsefede ilerlemesinin sebepleri dini çelişkiler yaşamadan tabiatta anlam sorununa doğrudan çözümler getiren, bugün bilimsel yöntem de denen, şüpheci, gözlemci, matematiksel düşünme yöntemini o çağlarda bulmaları ve bunun üzerine bir akademik gelenek oluşturmalarından dolayıdır. Felsefenin yerini hayatı mucizeler ve sözlerle anlamlandırdığını iddia eden dinlerin alması, insanın maddesel ve bir anlamda bilimsel düşünmesini baskılamıştır. Kendi çağında matematiğin en büyüğü olan Arşimet ile matematiğin manasını öne çıkaran ve kendine bir tür tarikat kuran Pisagor’u karşılaştırdığımızda, bugünkü bilim ve teknolojinin aslında Arşimet gibi maddeci matematikçi filozoflar tarafından atılan tohumların eseri olduğu sonucuna varırız. Rakamlara kutsallık atfeden bir dini tarikatın kurucusu Pisagor'un oluşturduğu bu tarikat kısa süre sonra tamamen insanlık tarihinden silinirken, kendisinin, sadece dik üçgenin kenarlarının ilişki formülü ile hatırlanması üzücüdür. Belki de Pisagor zekası ve yeteneğini kendi ortaya attığı esoterik düşünce yerine saf matematiğe kullansaydı insanlığa daha fazla katkılarda bulunabilirdi.
21. yüzyılın yaklaşık beşte birlik bölümü geri kalmışken saf insan aklı, yerçekimi ve büyük ölçekli dünyayı açıklayan genel görelilik ile ışık hızına yaklaşan hızlarda çok küçük olayları açıklayan kuvantum mekanik arasında matematiksel bir bağlantı kurmakla meşgul. Bu çabanın dışındaki her faaliyet, siyasi, ekonomik, dini, sanatsal hangi alanda olursa olsun, insan aklı ile mana dünyasının bir dengesini gerektirmekte. Teknolojik gelişmelerin bile iyi ve kötü yönlerinin, insanlığın ortak vicdanında sorgulanması, buna göre çeşitli ürünler ve sistemlerin, insanların mana dünyasındaki yerini alması kesintisiz sürüyor. Henüz yapamadığımız, kendi kendimizi yönetme ve yaşadığımız çevreyi tahrip etmeden kullanma ise madde ve mana dünyalarının uyumlu biçimde bir arada ele alınması ile mümkün olacak belki de...
29.05.2019 geronimo
1

Bilgisayarın kısa tarihi

Bugün bildiklerimize benzeyen ilk bilgisayar, 19. yüzyılda İngiliz matematikçi Charles Babbage ile başlamıştır. Kendi adını verdiği tasarımı “Analitik Motor” bugünün bilgisayarlarının temel prensiplerini içeriyordu. Tarihte bilgisayarları üç nesil olarak sıralayabiliriz. Her nesil bir süre devam ettikten sonra yerini bir sonraki nesile bırakmıştır. Her yeni nesilde bilgisayarlar önemli özellikler kazanmış ve nihayet kullandığımız işletim sistemi ve programlara sahip, internetten ve mobil iletişimden bağımsız düşünülemeyen sistemlere dönüşmüşlerdir.
1937-1946: Birinci nesil bilgisayarların ilki Amerika’da 1937 yılında Dr. John V. Atanasoff ve Clifford Berry tarafından yapılarak “Atanasoff-Berry Computer” anlamına gelen “ABC” adı verilmiştir. Hemen hemen aynı tarihlerde İngiltere’de, Almanların ünlü Enigma kodlarını çözebilmek için Alan Turing, “Bombe” üzerinde çalışmaktaydı. Bu sistemi de elektromekanik bir bilgisayar olarak sınıflandırabiliriz. 1943’te askeri amaçlı oluşturulan benzer bir sisteme Amerikalılar “Colossus” ismini verdiler. Ancak 1946’da inşa edilen “Elektronik Nümerik Bütünleştirici ve Bilgisayar” kelimelerinin baş harfleri olan “ENIAC” ilk genel amaçlı, kayıtlı bir programı işletebilen bilgisayar olmuştur. Bu bilgisayarın 30 ton ağırlığında ve 18.000 vakum tüpüne sahip olduğu düşünülürse, küçük bir hesap makinesi ile hemen hemen aynı işlem gücüne sahip olması şaşırtıcı gelebilir, ancak daha şaşırtıcı olan bu bilgisayar ilk defa açıldığında şehrin elektrik sisteminin yüklenmesi sonucu Philedelphia’da bazı bölgelerde ışıkların zayıflamış olmasıdır. Bu nesil bilgisayarlar yalnızca tek bir görevi yerine getirebiliyordu ve işletim sistemleri yoktu.
O zamanlar henüz bilgisayar üretmeyen “Uluslararası İş Makineleri” firması “IBM”’in müdürlerinden biri olan Thomas J. Watson’un yanlış bilinen bir sözünden de burada bahsedelim: “Dünya piyasasında bilgisayarların pazarı muhtemelen 5 adettir. Bundan fazla satılabileceğini düşünmüyorum” Muhtemelen o sıralar binlerce vakum tüpünden oluşan sistemlerin maliyet ve kullanımı ile ilgili bir yorumda bulunmuş olabilir, ancak bu ifadenin hiç söylenmediği, 1950’lerde piyasaya sürülen daha gelişmiş bilgisayarlar modellerinden biriyle sınırlı olarak Watson’u rol model aldığı söylenen o zamanki müdürün dolaylı sözleri olduğu kayıtlara geçmiştir.
1947 – 1962: İkinci nesil bilgisayarda, vakum tüpleri yerine daha güvenilir olan transistörler kullanılmıştır. 1951’de ticari kullanıma açık olan “Evrensel (UNIV) Otomatik(A) Bilgisayar(C)” serisinin ilki “UNIVAC 1” halka tanıtıldı. 1953’te ise 650 ve 700 serisi bilgisayarlar ile dünya piyasasına damgasını vurdu. Bunların üretimi sırasında 100’ün üzerinde bilgisayar programlama dili geliştirildi. Bunlarda bir önceki nesilde olmayan bellek ve işletim sistemleri vardı. Teyp ve disk gibi depolama ortamları da bu nesilde ilk defa kullanıldılar.
1963 – şu ana kadar: Entegre devrenin icadı bize üçüncü nesil bilgisayarları kazandırmıştır. Bu buluşla bilgisayarlar daha küçük, daha güçlü ve daha güvenilir hale geldi ve aynı anda birçok farklı programı çalıştırabilir hale geldiler. 1980'de Microsoft Disk İşletim Sistemi (MS-Dos) doğdu ve 1981'de IBM ev ve ofis kullanımı için ilk kişisel bilgisayarı (PC) tanıttı. Üç yıl sonra, Apple ise ikon tabanlı grafik arayüzü ile Macintosh bilgisayarı geliştirdi. 90'lı yıllarda ise Apple’dan esinlendiği aşikar olan Windows işletim sistemi Microsoft tarafından üretilip satıldı. 21. Yüzyılda bilgisayarların işletim sistemleri ve programlama dillerinin temel prensipleri büyük ölçüde aynı kalmakla birlikte giderek karmaşıklaşan, veri ve iletişim teknolojileri ile bağlı olduğumuz İnterneti bu son nesil bilgisayarlara borçluyuz.
27.05.2019 geronimo
1

Ekrem İmamoğlu

Elinden mazbatası hukuksuz bir şekilde alınan İBB Belediye Başkanı. Mağdur edilerek toplumda daha fazla destek görmeye başladığından yenilenecek seçimde oy yükseltmesi muhtemeldir.
27.05.2019 rizasirman

Monte Carlo Tekniği

Bazen bilimsel bir konuşmada ya da bilim/ teknoloji üzerine bir yazıda beklenmedik bir şekilde kumarhaneleriyle ünlü bu şehrin adının geçtiğini fark derseniz şaşırmayın. Aslında konu gerçekten kumarla ilgilidir, ancak bu tekniğin esas amacı, gerçekte kumar oynamadan bir konuda yapmak istediğiniz karmaşık bir ihtimal hesabını yapmaktır. Çıkarımsal istatistik denen bir konunun kapsamına girer. Bir konuda detayını hesaplamak istediğiniz geniş ve karmaşık ihtimal ilişkileri varsa, bu konudan alınacak daha dar bir örnek üzerinde yapacağınız analizler, size geniş durumun tamamında ne olacağına dair iyi bir fikir verecektir. Seçim anketlerinin de dahil olduğu bu tür analizler arasında adından dolayı kolay akılda kalan Monte Carlo tekniği de yer almaktadır. Seçim anketlerinde, alınan örnek seçmeni temsil etsin isteniyorsa, anket çalışmasını yapan firma bu örneği mümkün olduğu kadar toplamı temsil edecek biçime getirmeye çalışır. Bu bilinçli seçme işlemi bilinen bazı örnek alma yöntemleriyle yapılıyorsa Monte Carlo tekniğinden söz edemeyiz. Bundan söz edebilmek için, örnek verinin rast gele seçilmesi gerekir. Yani Örneğin tamamen rast gele seçildiği Çıkarımsal İstatistik yöntemine Monte Carlo tekniği denmektedir. Daha öncesinde Buffon'un İğnesi yöntemiyle pi sayısının hesaplanmasında kullanılmış olsa da yeni bir teknik olduğunun fark edilip adı verilmesi 1940'larda geçen ilginç bir olaya dayanır. O zamanlar hastalanıp evde kaldığı için canı sıkılan Stanislaw Ulam Solitaire denen oyunu (tabi o zaman gerçek kartlarla) oynamaya başlar. Bu oyunun ihtimal hesabını yapmaya kalktığında çok iyi bir matematikçi olmasına karşılık hesaplamayı başaramaz. Zira kombinasyonların aşırı miktarda kullanılması gereken bu hesaba bir formül geliştirmek pratik olarak mümkün değildir. O zaman bu oyunu yeteri kadar oynarsa olasılığın ne olduğu konusunda fikir edinebileceğini düşünür, ancak bir sorun vardır. O ana kadar zaten yüzlerce kez oynadığı oyunda henüz hiç kazanamamıştır. Daha hızlı bir şekilde rasgele oynamak için çözüm ararken, konuyu Los Alamos'ta meşhur atom bombası geliştirilen Manhattan projesinde beraber çalıştığı Jon Von Neumann'a açar. Neumann'a göre bunun çözümü için, o zamanlar kayıtlı program yürüten ilk bilgisayar olan ENIAC'ta bir kaç saatlik bir hesaplama yeterlidir. (Bugünkü teknolojiyle bir kaç mikro saniye yani saniyenin milyonda biri) Tabi konunun önemini kavrayan Neumann, daha sonra bu tekniği Atom bombasının mekanizmasını ve etkilerini hesaplamada da kullanacaktır. İhtimal hesabı içeren oyunlar genelde kumar gibi algılansa da kumar ile ihtimal hesabı yapmanın da çok etkili bir yöntem olduğu aşikardır. Bilgisayarda Solitaire oynarken patrona yakalanan bir çalışanın Monte Karlo tekniği üzerinde çalıştığını iddia etmesi onu kurtarır mı bilinmez ama siz siz olun işinizle ve ekmeğinizle kumar oynamayın...
27.05.2019 geronimo
1

Ekrem İmamoğlu

17 Nisanda göreve başlamasının ardından Ak Parti'nin yaptığı itiraz sonrasında YSK, 6 mayıs 2019 tarihinde, il genel meclisi,ilçe belediye başkanlığı ve muhtarlık seçimlerini geçerli sayıp, İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinin 23 haziran 2019 tarihinde tekrar yapılmasına karar vermiş ve mazbatasını geri almıştır.
25.05.2019 Boncukbekir
2

Sayı Teorisi

Ünlü Alman matematikçi Carl Friedrich Gauss'un "Matematik, bilimlerin kraliçesidir, Matematiğin kraliçesi ise Sayı Teorisidir" ifadesinde geçen, eskilerin "Aritmetik" ya da "Yüksek Aritmetik" dediği konudur, "Sayı Teorisi." Tam sayılarla ilgilenir. Bunların birbirlerine bölünebilme kuralları, bir ve kendinden başka sayılara bölünemeyen asal sayılar, tam sayıların asal çarpanları hep sayı teorisinin alt konularıdır. En çok katkıda bulunanlardan biri de Gauss'tur. Kendisi ile ilgili çok bilinen bir hikayede de geçer bu konu: Bir gün sınıftaki bir yaramazlığından dolayı cezalandırılan küçük Gauss'un kendisinden istenen 1 den 100'e kadar sayıların toplamını bulma işini göz açıp kapayıncaya kadar yapması, onun gelecekte saf matematiğin en önemli konusu olan sayı teorisini kuracağının öncü bir göstergesidir. Henüz 10 yaşındaki Gauss sayıları birer birer toplamaya başlamak için acele etmez. önce onları 1 den 100'e kadar yazdığını hayal eder. 1,2,3, .. ,98,99,100 sonra da aynı sayıları altlarına karşı gelecek şekilde 100 ,99,98, .. , 3,2,1 gelecek şekilde yazınca alt alta gelen karşılıklı toplamların 101 olduğunu bunlardan 100 tane bulunduğunu ve hepsinin toplamının, aradığımız toplamın 2 katını temsil ettiğini söyler, Bir anda problem 100 x 101 hesabını yapıp ikiye bölmeye dönüşmüştür, yani 5050. Öğretmeninin bir daha Gauss'a ceza vermeye kalktığını sanmıyorum ama belki de 21 yaşında yazacağı en önemli eseri "Discuisitones Aritmeticae"nin hangi konuda olacağı belli olmuştur artık. Bu konuda lise ve üniversite giriş sınavlarında ne kadar çok soru sorulduğunu düşünürsek, gençlerin kendisini pek hayırla yad etmediğini tahmin edebilirsiniz. Tabi sayı teorisi sadece dört işlemden ibaret değildir. Aritmetik kavramını dört işleme dönüştüren ve onu da hesap makinesi denen ve cep telefonlarından daha önce ortaya çıkıp matematiği artık insanlara "yük olmaktan çıkaran" hain bir teknolojinin yaptıklarıyla sınırlı bir alan olduğunu düşünmemizi sağlayan sayın! teknoloji öncülerinin de iyi dileklerle anılmayacağı söylenebilir. Bilimin ve gelişmenin öncüsü olan matematiksel akıl, hesap makineleri ile bitmedi. İkinci dalga saldırı olan akıllı! telefonlar ve internet bu konuda daha büyük tehdit oluştursa da, Gauss'un öncülüğünde kurulan bu alan, insanlarla makinelerin düşünme sistemini birbirinden ayıran, insanın makineye bariz üstünlük sağladığı ve saf aklın öyle yapay zeka ya da robotlara kolay kolay yenilmeyeceğinin bir göstergesidir. Tabi yapay zeka + robotların ana gücünü oluşturduğu bir süper makinenin başında sayı teorisini bilen insanlar olursa durum değişir. Yine de bunların insanlığı esir alması, o makinenin değil sayı teorisini bilen insanların suçu olacaktır. Onların da türümüze ihanet etmeyeceğini umut etmekten başka çare yok!
24.05.2019 geronimo
1

Sorumluluk Nedir?


Mimar Sinan'ın şaheseri olan Şehzadebaşı Camii'nin 1990 yılında yapılan restorasyon çalışmasına katılan bir inşaat mühendisi anılarını paylaşıyor:
“Cami Bahçesini çevreleyen duvarlarda kapıları oluşturan kemer taşlarında korozyon vardı. Kemerin yenilenmesi restorasyon kapsamında planlanmıştı. Fakültede nasıl kemer kurulacağını teorik olarak öğrenmiştik, ancak taş kemer yapımı üzerine herhangi bir tecrübemiz yoktu. Kemerin nasıl restore edileceği konusunda uzmanlarla bir toplantı yaptık. Kemerin hemen altındaki tahta bir plakayı açmaya karar verdik. Sonra kemer parçalarını birer birer çıkaracak ve teknik notlar alacak ve bu notları kemeri yeniden inşa etmek ve eski haline getirmek için kullanacaktık. Önce kalıbı yaptık. Köşe taşından kaldırmaya başladık. Köşe taşını kaldırdığımızda, iki taş arasındaki silindirik deliğe yerleştirilmiş bir cam şişe bulunca şaşırdık.
Şişenin içinde bir yazılı bir kağıt vardı. Şişeyi açtık ve kağıda baktık, Osmanlıcaydı. Dil bilen bir uzman bulduk. Bu bir mektuptu ve Sinan tarafından yazılmıştı:
"Bu kemeri yapan taşların beklenen ömrü yaklaşık 400 yıl. O zamandan sonra, bu taşlar bozulmaya başlayacak ve kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük olasılıkla inşaat teknikleri o zamana kadar değişmiş olacak ve yeniden nasıl inşa edeceğinizi bilmeyeceksiniz. Bu kemeri nasıl yeniden inşa edeceğinizi açıklamak için bu mektubu size yazıyorum.”
Sinan, bu kemer için kullanılan taşları Anadolu’nun hangi bölgesinden getirdiklerini açıklayarak sözlerine devam ediyordu ve kemeri nasıl inşa ettiklerini ayrıntılı olarak açıklamıştı.
Bu mektup, bir insanın çalışmalarının sonsuza dek sürmesini sağlamak için ortaya attığı çabanın sıradışı bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, bir taşın hizmet ömrü, inşaat tekniklerinin zaman içinde değişeceği, 400 yıl sürecek bir kağıt ve mürekkebi kullanarak zamanın değişeceği gerçeği gibi, modern çağdaki insanlar tarafından bile ulaşılamayabilecek yüksek bir bilgi düzeyinden geliyor. Kuşkusuz, bu düzeydeki bilgi, büyük Mimar Sinan'ın en önemli özelliklerinden biridir. Fakat ulaşılamayacak olan bilgiden daha muhteşem olan şey, 400 yıl sonra bir çözüm üretme sorumluluğudur. Sorumluluk budur!
13.05.2019 geronimo
1

Sokrates'in Savunması

Plato'nun yani Türkçe adıyla Eflatun'un Eseridir. Orijinal adı “Apologia Socratus” olup, İngilizce çevirisi de Apology” olarak yapılmıştır, yani “Özür.” Socrates’in, devlet tarafından tanınan tanrıları tanımamak, yeni tanrılar icat etmek ve Atina’nın gençliğini yozlaştırmakla suçlandığı davada yaptığı konuşmanın metnidir. Ancak Sokrates'in konuşması, modern tanımla kesinlikle bir "özür" değildir. Kitabın adının “Apologia” olması, bu kelimenin, Yunanca savunma ya da savunma amacıyla yapılan bir konuşma anlamına gelmesinden kaynaklanıyor. Bu eserdeki diyalogda Sokrates, kendisini ve davranışını savunmaya çalışır - kesinlikle özür dilememektedir (zaten sonunda verilen talihsiz karar da bu yüzden gerçekleşecektir.)
Sokrates çok sade ve akıcı bir dille konuşur. Hukuk mahkemelerinde tecrübesi olmadığını ve alışkın olduğu şekilde konuşacağını açıklar: dürüstlük ve doğrulukla. Davranışlarının, Delphi'deki kahinler tarafından yapılmış olan ve kendisinin tüm insanların en bilgesi olduğunu söyleyen kehanetten kaynaklandığını açıklar. Dünyadaki çoğu meselede kendi cehaletini kabul eden Socrates, hiçbir şey bilmediğini bildiği için diğer insanlardan daha akıllı olabileceğini iddia eder. Bu tuhaf bilgeliği yaymak için Sokrates, sözde "bilge" insanları sorgulamanın ve sahte bilgeliği cehalet olarak ortaya koymanın, görevi olduğunu açıklar. Bu davranış ve söylemin, Atina gençliği arasında büyük hayranlık uyandırdığını, ama utandırdığı insanların da çok fazla nefret ve öfkesini üzerine çektiğini belirtir. Yargılanmasının da onların bu nefret ve öfkeleri sebebiyle olduğunu söyler.
Sokrates daha sonra jürinin önüne getirilmesinden sorumlu olan Meletus'u sorguya çeker. Bu, Platonik diyalogların çoğu için merkezi önemde olan “elenchus” yani çapraz sorgunun “Savunma”da kullanıldığı tek yerdir. Bununla birlikte, Meletus ile olan konuşması, bu yöntemin kötü bir örneğidir, zira gerçeği ortaya çıkarmaktan çok Meletus'u utandırmaya yöneliktir.
Savunmanın ünlü bir bölümünde, Socrates, kendisini Atina devletini temsil eden “tembel atı” acımasızca sokan bir “at sineğine” benzetir. Sokrates kendisi olmadan, devletin derin bir uykuya sürüklenebileceğini ve bu yüzden bazılarını “tahriş” etse de atı uyanık tutarak - üretken ve erdemli bir eylem gerçekleştirdiğini iddia eder.
Sokrates jüri tarafından az bir farkla suçlu bulunur ve bir ceza teklif etmesi istenir. Sokrates şaka olarak, hak ettiğini alırsa, devlete bu tür bir hizmetten dolayı, büyük bir ziyafetle onurlandırılması gerektiğini ileri sürer. Ciddi olması gerektiğinde ise cezaevini ve sürgününü reddeder, para cezası ödemeyi teklif eder. Jüri, önerisini reddettiğinde ve onu ölüme mahkum ettiğinde, Socrates bu kararı açıkça kabul eder, ancak tanrılar dışında kimsenin ölümden sonra ne olduğunu bilmediği ve bu yüzden kimsenin bilmediğinden korkmanın aptalca olduğunu söyler. Ayrıca, kendisine karşı oy veren jüri üyelerinin, onları dinlemek yerine, kendilerini eleştirenleri susturmakla, ona verdikleri zarardan çok daha fazlasını kendilerine verdikleri konusunda uyararak savunmasını tamamlar.
Socrates'in karısı ile arasında problemler olduğu, sürgüne gönderilme sırasında karısı ile birlikte gönderilmektense ölümü tercih ettiği de tarihte, mizahi bir anektod olarak geçmektedir. Buna bağlı olarak Socrates'in gençlere şunu öğütlediği bilinir: "Mutlaka evlenin, eşiniz iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü çıkarsa da bilge bir filozof..."
Bir de tarihe not düşmek gerekirse, bugün, Socrates'i yargılayan beş yüz Atinalı'dan birinin bile ismi hatırlanmıyor; zaman onları yok etti. Bugün ne Anytus, ne de Meletus var; hem kendileri, hem isimleri tamamen yok oldu ama idama gönderdikleri Socrates'i, aradan geçen 2500 yıla rağmen bir defa bile susturamadılar. Hala ısrarla ve inatla savunmasına devam ediyor. Atina'da ona hayran gençlerden biri ve öğrencisi bize onun savunmasını ileterek felsefenin en ünlü isimlerinden biri ünlü Academia'yı kuran Plato oldu. Onun öğrencisi Aristotales ise Öğretmenlerin Öğretmeni olarak bilinir, mantığın ve tabiat bilimlerinde sınıflandırmanın öncüsüdür. 1000 yıl sonra bu filozoflar İslam bilim ve felsefesine aydınlık kattılar, İbni Sina'ya, İbni Rüşd'e ilham verdiler. İşte bu yıldızlarla dolu yolu açan kişi Socrates'tir. "Savunma"sı ise aslında cehalete, sahte bilgilere, dünyanın anlamsız didişmeleri, kıskançlıkları hırs ve kavgalarına bir "Saldırıdır"; bütün bunları yok edemese de hala bilgelik yolunda en güçlü ışıklardan biridir.
05.05.2019 geronimo
1

Mukaddime

Kelime anlamı olarak "giriş" ya da Arapça "takdim etme" alamına gelmektedir ancak tarih ve felsefe çevrelerinde Mukaddime dendiğinde, 14. yüzyılda İbni Haldun tarafından yazılmış 7 ciltilik bir eserin giriş bölümü akla gelir. Bu giriş bölümü o kadar ünlüdür ki, çoğu kişi 7 ciltlik bu kitaba orijinal adı olan "Kitabu'l İber" yerine Mukaddime demektedir. Bu eserin önemi, felsefe kavramlarının saf aklın düşünce yolu ile açıklanması anlamından uzaklaşılıp, ayakları yere basan Dünya tarihi ve coğrafyasına bağlanması ve insanın, düşünen hayvan tanımından çok daha ileri bir analizle sosyal ve siyasal toplum üyesi olarak tanımlanmasının ilk örneği olmasından kaynaklanır. Berberilerin, Arapların ve diğer milletlerin tarih ve coğrafyalarının incelendiği Kitabu'l İber'in birinci cildi, İbni Haldun tarafından ilk yazıldığında Kitabu'l Evvel olarak adlandırılmıştı. Ancak kendisi yaşarken olağanüstü ilgi gören bu bölümün Mukaddime diye anılmasını İbni Haldun'da benimsedi. Ön sözünde (buna da Mukaddimenin Mukaddimesi diyen yazarlar bulunmaktadır) İbni Haldun kitabını tanıtır ve tarih ilminin öneminden bahseder. Yöntem sorununu ele alır ve özellikle İslam tarihçilerinin hatalarını gösterip yöntemlerini eleştirir. Mukaddime'de yer alan, toplumların gelişme ve hareket biçimlerine dair değerlendirmeler 6 bölümden oluşur:
1. bölüm İklim ve beslenmenin insan tabiatı ve uygarlığı üzerine etkilerini, 2. bölüm göçebe ve yerleşik kültürlerin karşılaştırma ve iki kültür arasındaki çatışmaların sosyal sonuçlarını, 3. bölüm devletlerin doğuşu ve çöküşü ile saltanat ve hilafet koşulları ve kurallarını, 4. bölüm köy, kasaba hayatı ile imar faaliyetleri ve bunun İslam devletine etkilerini, 5. bölüm dönemin ana meslekleri, geçim kaynakları, sanat, tarım, üretim ve ticaret gibi ekonomik faaliyetleri, 6. bölüm ise bilimlerin sınıflandırılması ve eğitim konularını içerir.
Bu eser Arap dünyasını etkilemese de Osmanlı tarih anlayışını derin biçimde etkilemiştir. Naima ve Katip Çelebi gibi tarihçiler Osmalı devletinin yükselişi ve çöküşünü açıklarken çoğu kez onun bu eserindeki yöntem ve teorilerini izlemişlerdir. İbni Haldun 19. yüzyılda batılı tarihçiler tarafından keşfedilmiş ve eserleri büyük ilgi görmüştür.
Modern tarihçilik, siyasal bilimler ve sosyolojinin kurulmasında en önemli ve ilk eser hangisidir diye sorulsaydı, zamanlar ötesi bir eser olan Mukaddime dışında herhangi bir aday dahi gösterilemezdi. Son olarak bu eserden kısa ama çok önemli bir alıntıya yer verelim: "Coğrafya kaderinizdir!"
05.05.2019 geronimo
1

Gayrimenkul Hukuku

21. yüzyıl uzmanlaşma çağı olup hukukta da çeşitli uzmanlık alanları ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de Gayrimenkul Hukukudur. Gayrimenkul hukuku gayrimenkulü illgilendiren hukuki meselelerin incelendiği hukuk dalıdır. Gayrimenkul hukukuna yönelik sorunlarda uzman gayrimenkul avukatlarından destek alınmalıdır. Zira mevzuatlar ve içtihatlar her geçen gün daha da yoğunlaşıyor olup bu alanlarda derinlemesine bilgi sahibi olunması gerekmektedir. Hele ki büyük meblağlı işlerin konu olduğu gayrimenkul hukuku alanında uzmanlaşmanın gerekliliği kaçınılmazdır. Gayrimenkul hukukuna ilişkin detaylı bilgi için https://www.gayrimenkulhukuk.com/blog/category/gayrimenkul-hukuku linkindeki yazıları okuyabilirsiniz.
03.05.2019 Hulusi
1

El Turco

Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfetmesinden sonraki yıllarda çok sayıda İspanyol keşif birliği, o zaman Doğu Hindistan olarak bildikleri bu kıtaya seferler düzenlemişlerdir. Bu seferlerden biri Coronado tarafından 1540-42 gerçekleştirilmiştir. Bu sefere damgasını vuran bir Amerikan yerlisine, İspanyol kaşifler, kafasındaki yeniçeri külahına benzeyen başlık nedeniyle bu ismi vermişlerdi: “El Turco.” Kendisi Pawnee bölgesinin Harahey ilindendi ve Pecos Pueblo bölgesinde İspanyolların elinde esir köle durumuna düşmüş olduğu bilinmektedir. Muhtemelen kendisini ve arkadaşlarını gördükleri kötü muameleden kurtarmak, özgürlüğüne ve doğduğu topraklara kavuşmak için Coronado ve çevresindekilere Quivira, Harahey ve Guaes denen alanda yerlilerin “achocis” dedikleri çok fazla altın olduğu konusunu bildirir. İspanyolların bu konuda heveslenmesi ve El Turco ile birlikte sefere çıkmaları uzun sürmez. Coronado ve ekibi, 1541 baharında Rio Grande (Büyük Irmak) kıyısındaki Tiguex’ten harekete geçerler yanlarında Ysopete adında bir Quivira yerlisi de bulunmaktadır. Uzun süre New Mexico ve Texas civarında sonuçsuz bir şekilde devam eden aramalardan sonra Coronado, El Turco’nun kendisini ve ordusunu bir şekilde kaybolmaları ve kırılmaları için oraya getirdiklerine ikna olur, Ysopete’yi kendine kılavuz alarak, El Turco’yu merkez üssüne yani odusunun ana gücünün bulunduğu yere geri gönderir. 42 gün daha Ysopete rehberliğinde kuzeye doğru ilerleyerek şimdiki Kansas olarak tabir edilen bölgede Quivira bölgesine varırlar. Ağustos sıcağına ve El Turco’nun da dahil olduğu kabilenin reisi Tatarrax ve 200 savaşçısının daha sonra peşlerine düşmesine ragmen 30 savaşçıdan oluşan İspanyol birliği bir şekilde barışçıl biçimde söz konusu kabileyle toplanır. Yerlilerde altın olmadığını anladıklarından hevesleri kırılmış olsa da reisle anlaşarak hayatlarını kurtarmayı başarırlar. Ancak kendilerini kandıran ve ölmeleri için o bölgeye süren El Turco o kadar şanslı olamayacaktır. Coronado’nun emirleri gereği boğularak öldürülür. El Turco’nun başlığının Türklerin kullandığına benzemesi ve bağlı kabile reisinin adının Tatarrax olması (Tatarla alakası var mı?) gerçekten Türklerle bir bağlantıları olup olmadığı sorusunu akla getirmekle beraber, bunun araştırılıp gerçeğin ortaya çıkarılması için artık çok geçtir, zira bu sefer ve izleyen yıllarda milyonlarca Amerika yerlisi, madenlerde köle yapılmak, altınların yağmalanması, topraklarını terk etmeye zorlanmaları ve hatta sadece eğlence amacıyla öldürülerek yok edilmişlerdir. Kurt Vonegurt’un “Şampiyonların Kahvaltısı” eserindeki mizahi ifadesiyle, Amerika kıtasının insanlar! tarafından keşfi denilen 1492 tarihinde Kıtada takriben 50 milyon insan barış ve huzur içinde yaşamaktaydı. Bugün resmi rakamlarla sayıları 5 milyonun altında olan Amerikan Yerlileri işte o kıtayı keşfeden insanlar! tarafından barbarca katledilenlerden geriye kalanların çocuklarıdır. Büyük kısmı rezervasyon diye tabir edilen açık hava hapishanelerinde yaşamaktadır.
02.05.2019 geronimo
1

Dilber Ay

Asıl adı Dilber Karakaş, sahne adı Dilber Ay olan Türk Halk Müziği sanatçısı, televizyon programı sunucusu ve sinema oyuncusudur.

Dilber Ay, 1956'da Kahramanmaraş'ın Pazarcık ilçesinde dünyaya geldi. Daha sonra ailesi ile birlikte önce Ankara'ya, sonra Düzce'ye taşındı. Ailesi Halep'ten Gaziantep'e, Gaziantep'ten Kahramanmaraş'a göç eden bir aşiretin parçasıdır. Düzce'de henüz 13 yaşında iken kendisinden yaşça çok büyük birisiyle evlendirilmiştir. Bu evliliğinden 2 çocuk sahibi olmuştur ve bu eşinden ayrılmıştır.

Evlenmesinden hemen önce güzel sesli yetenekleri keşfetmek amacıyla çalışma yapan radyo yetkililerinin Düzce ziyaretinde şarkı söyleyen Dilber Ay, birinci olduğuna ilişkin mektup henüz ailesine ulaşmadan önce evlendirilmiş, mektup, kendisi hamileyken baba evine ulaşmıştır. Bu durum ailesi tarafından olumsuz karşılanmış, Dilber Ay Ankara'daki yetkililere ulaşmak için evden kaçarak Ankara'da yaşayan kız kardeşinin yanına gitmiştir. Ankara Radyosu yetkilileriyle görüşmek istediğinde önce içeri alınmamış, mektubu gösterdiğinde görüşmesine izin verilmiştir. Bu görüşmesinden olumlu sonuç alamamıştır. Düzce'deki eve geri döndüğünde ise kendisini şaşırtacak şekilde, ailesinden olumlu tepki almıştır. İlk görüşmeden 1 hafta sonra babasıyla birlikte giderek yetkililerle görüşmüştür. Bu vesileyle 1972'den itibaren müzik dünyasına ilk adımını atmıştır.

1974'ten itibaren sayısız albüme imza atan Dilber Ay, kendisini barak tarzı müzik yorumlama konusunda en iyiler arasında görmektedir. "Hacı ağa", "tavukları pişirmişem", "zorunda mıyım?" popülerlik kazanan eserler olarak öne çıkmıştır. "Zorunda mıyım?" şarkısı, Şahan Gökbakar ile birlikte Turkcell için reklam amaçlı da yorumlanmıştır. Cüneyt Özdemir'in hazırladığı 5N1K programında, "en çok istek alan şarkınız hangisidir?" sorusuna verdiği "Zorunda mıyım?" yanıtının sunucu tarafından yanlış anlaşılması, hafızalarda yer eden olaylardan birisidir.

2006 yılında çekilen, Sırrı Süreyya Önder ve Muharrem Gülmez tarafında yönetilen Beynelmilel filminde Arzum Çilem rolünü oynayan Dilber Ay, 14. Altın Koza Film Festivali'nde, 2007 yılında, "en iyi yardımcı kadın oyuncu" ödülüne layık görülmüştür.

Almanya'da yaşadığı yaklaşık 10 yıllık dönemde 2 kez cezaevinde kalmıştır. Flash TV'de Kadere Mahkumlar programını Devran İskender ile birlikte sunmuştur. Bu programı yaparken aldığı mektupların kendisini çok duygulandırdığını, kendisini ağlatan çok sayıda dram mektubu geldiğini belirtmiştir.

Başarılı kariyeri boyunca çok para kazandığını, ancak bir rahatsızlığı sırasında kendisinden hastanede iken alınan bir imza ile evlerinin elinden alındığını belirten sanatçı, son olarak Düzce depreminde yıkılan evinde sonra, gecekondu tarzı bir evde yaşamını sürdürmekteydi. Bu evde mutlu olduğunu belirtmekteydi.

3 çocuk annesi Dilber Ay, "Dünyayı İyilik Kurtaracak" platformunun Yenidoğan sorumluluğunu yapmaktaydı.

Akraba ziyareti için geldiği Ankara'da kalp krizi geçiren sanatçı, kaldırıldığı Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamayarak 29 Nisan 2919'da hayatını kaybetti.
30.04.2019 Geni
1

BB Life Dergisi

Bursa'da yayın hayatına 2018 yılında başlamış, kafe ve restoranların masalarında ücretsiz şekilde karşınıza çıkan minik bir dergi BB Life :)
Bazen istediğiniz bir pizzanın paket servisi içerisinde bazen bir waffle paketinde karşınıza çıkabilir. Renkli kapakları ile geniş kitleye ulaşan Bursa'nın en farklı dergisi. Şiddetle tavsiye ediyoruz.
url(www.bblifedergisi.com)
29.04.2019 opehlivan
1

Liyakat da neyin nesi?

Vatandaşa sorarsan bilir! Ya da biliyormuş gibi yapar. Çok duymuştur, ama tadı nedir bilmez. Hani insan ekmek kokusunu alınca ekmeğin tadını anımsar ya, öyle birşey de hissedemiyor... Zira hiç tatmamıştır. Hep gelişmiş ülkelerde yenilen bir yiyecek türü sanır. Haksız da sayılmaz. Onlardaki liyakat salata ya da aperitif değil ana yemeğin ta kendisidir. Hayret! Biz salatayı hiç sevmiyoruz, ama ne oldu anlamadık...
25.04.2019 klaufu
1

Ekrem İmamoğlu

Bugün Mazbatasını alarak göreve başlamıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı hayırlı olsun.
17.04.2019 geronimo

Köy Enstitüleri

Tam 79 yıl önce, 17 Nisan 1940 yılında çıkarılan bir kanunla, demiryolu güzergâhına yakın, tarıma elverişli noktalarda seçilen yirmi bir köyde kuruldu Köy Enstitüleri. Tamamen Türkiye’ye özgü bir sistemde, köylerde öğretmen, tarım ve sağlık görevlisi olarak çalışacak köy çocuklarını yetiştirmeyi hedefliyorlardı. Bu projeye o dönemde eğitim bakanlığı yapan Hasan Ali Yücel başkanlık etmiştir. Sahadaki uygulamadan ise efsanevi müdür İsmail Hakkı Tonguç sorumluydu. Cumhuriyetin aydınlığını Anadolu’nun dört bir köşesine yaymak, o günlerde ilkel koşullarda yürütülen tarım ve hayvancılık konularında köylüyü eğitmekti Hasan Ali Yücel ve arkadaşlarının bütün çabası. Yalnızca bir eğitim modeli olarak değil, bununla beraber nüfusunun yüzde 70’i köylerde bulunan 1940'ların Türkiye’si için bir kırsal kalkınma modeli olarak da hizmet etmesi planlanmıştı. Bu plana uygun biçimde öğrenci ve öğretmenlerin, bulundukları coğrafyaya uygun yaratıcı fikirlerinin hayata geçirilmesiyle, köylerde eğitim hizmetine ulaşamayan yoksul çocuklar için aydınlanmanın yolu açılmış, aynı zamanda köylerde çeşitli meslek alanlarında iş ve geçim olanakları yaratılmıştı. Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak (şaşırtıcı biçimde) en başarılıları öğretmenliğe, geri kalanlar diğer köy hizmetlerine yönlendirildi. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak vazife yaptı. Çeşitli tohum ve tarım araçlarının denemeleri buralarda yapıldı. Bu okullarda okutulan derslerin yarısı kültür, kalanı da tarım ve teknik dersleriydi. Köy Enstitüleri, eğitim gören öğrencilerin mezun olmaları ve ülkenin dört bir yanındaki okullara dağılmalarıyla tüm ülkeye adeta ışık saçtı. Bu okullarda eğitim gören insanlar tarafından çok sayıda depo, yeni yol ve bina inşa edildi. Kapatılana kadar 1.308 kadın ve 15.943 erkek, yani toplam 17.251 kişi öğretmen olarak eğitim gördü. Ancak güzel şeyler çabuk biter derler. 1945 yılından itibaren, köy enstitüleri bazı sorunlar yaşamaya başlamıştı. Büyük yararlarına rağmen, toplumun pek çok kısmı bu okullara karşıydı. Muhafazakar çevreler, yatılı okullardaki ortak eğitime karşı çıktılar. Ebeveynleri köylerdeki kızlarını orada çalışmalarına izin vermeye ikna etmek çok zordu. O zamanlar güçlü olan antikomünist ve antisosyalist hareketler okullara saldırdı ve toplumdaki itibarlarını düşürdü. Bu öğretmenler sadece okullardaki çocukları değil, aynı zamanda köylüleri hem entelektüel konularda hem de tarım konusunda eğitmeye çalışınca köydeki yönetimde mevcut ağırlıklarını kaybeden ağalar, aşiret reisleri, ve muhafakazakarlar son derece rahatsız oldular. Çok partili hayata geçişimizle birlikte, gerici odakların zorlama ve dayatmaları sonucu önce içeriği boşaltıldı, ardından da 1954 yılında kapatıldı. Geriye boynu bükük köy çocukları ve aydınlık bir gelecek hayallerinden vazgeçmek zorunda bırakılan bir ülke kaldı.
17.04.2019 geronimo
1

Fenerbahçe - Galatasaray - 14 Nisan 2019

1-1 biten maçtan sonra Galatasaray'ın şampiyonluğu çok zor, Fenerin ise küme düşme ihtimali hala var. İki takımın ve rakipleri, Başakşehir, Göztepe, Bursa, ve Rize'nin kalan maçları çok kritik.
17.04.2019 geronimo

Şanlıurfa'da Soğan Çaldılar!

Yüklü miktarda soğanı çalınan esnaf Şemsettin Çiçek, "Geçen akşam bizim iş yerinde çuvalı 40 kilogramdan 29 çuval işlenmiş soğan çalındı. Yaşanan hırsızlık olayını bütün yerlere bildirdik. Emniyet ekipleri olayla ilgili soruşturmasına devam ediyor. Çalınan soğanlar bir ton 200 kilogramdır. Değeri ise 5 bin TL değerindedir. Hırsızlıklarla ilgili kime soruyorsak topu başka yerlere atıyorlar. Vardiyalara soruyorsak bilmiyoruz diyorlar. Saat 05.00 kadar çoğunlukla esnaflar iş yerlerini kapatıyorlar. Soğanları çalan hırsızlar hal pazarından çıkarken hiçbir müdahale edilmiyor. Mesai saati dışında o soğanlar nasıl oluyor hal pazarında çakılabiliyor. Benim soğanlarım çalındı. Canı yanan benim. Hal pazarında genelde hırsızlık olayları yaşanıyor. Kimisinin 7 patatesi, kimisinin de 5 biberi çalınıyor. Bütün görevlilerin hal pazarında yaşanan hırsızlık üzerinde durmalarını istiyorum" dedi.

https://www.haber414.com/sanliurfa-da-sogan-caldilar/895/
15.04.2019 haber414
Facebook'ta Ana Sayfa
daha iyi hizmet verebilmek için çerez (cookie) kullanıyoruz. detaylı bilgi için tıklayın